Acılara alıştırıldık


Bazı acıların tarifi yoktur, tıpkı bazı yaraların kabuk bağlamaz olması gibi. Denir ki, acının eşiği aşılınca tarife gelmez, içine tarih düşünce yara kabuk tutmaz. Fakat acının da tarihi vardır, yaranın da, tıpkı gelecekleri olduğu gibi...

Acıyı yaşayanlarla yaşatanlar, acıyla dayanışanlarla kanıksayanlar aynı gezegende yaşıyorlar!

Yarayı taşıyanlarla açanlar, merhem olmak isteyenlerle, gözlerini kapatanlar aynı çoğa aitler. Vakti zamanında "Bir Arap Bir Yahudi ve Ortadoğu'nun Kalbi" başlığı ile sunulan Sandy Tolan'ın yavaş yavaş sahaf kokmaya başlayan "Limon Ağacı" kitabının sayfalarını çevirirken doğduğumuz çağdan bir kez daha ürktüm ve utandım.

Bugüne kadar dünyada en acımasızca tartışılan ve en yoğun irdelenen İsrail-Filistin anlaşmazlığının insani boyutlarını çok az kitap bu kadar dürüst ve detaylı bir şekilde ortaya koymuştur. Tarifi edilmeyen, sonu olmayan, nefret ve şiddet zincirini kırmak isteyen Filistinliler ve İsraillilerin etkili bir yaşanmışlığını anlatıyor.

Bir de anlatılamayan ve kırılamayan bir gücü UMUT IŞIĞI'nı...

Karakterlerden Beşir ve Delia şahsında Arapların ve Yahudilerin trajedileri üzerine belleğimi yokladım. Bu iki halk üzerinde empati kurduğumda, onlara ayrı ayrı üzüldüğümü, "İsrail Filistin Sorunu" bağlamında aynı anda pek üzülmediğimi fark ettim. 

Tarihin kanlı sayfalarına şöyle bir döndüğümüzde Hitler faşizminin de Yahudi toplumunu soykırımdan geçirdiğini görürüz. Katliamlar, işkenceler, gaz odaları, sürgünler, sürgünler...

İngiltere'nin otuz yıllık sömürgeciliğinin bitmesi, BM şemsiyesi ve "meşrutiyeti"(!) altında Filistin toprakları üzerine İsrail devletinin inşa edilmesi, 1948'deki "İkili Göç"ün on binlerce (zamanla yüz binlerce, milyonlarca) hikaye doğurması...

"İkili Göç"ün bir yüzünü Filistinli Araplar kolektif hafızalarında NAKBA (Büyük Felaket) olarak kodluyorlar. Yerlerinden, yurtlarından zorla göç ettirilmelerinin, sürülmelerinin duygusunu

Beşir yıllar sonra şöyle anlatır: "Biz orduların gücüyle zorla sürüldük. Yaya olarak sürüldük. Toprağı yatak olarak sürüldük. Ve gökyüzü örtümüzdü ve hükümetlerin, uluslararası örgütlerin sadaka olarak verdikleri kırıntılarla beslendik. Sürüldük ama ruhumuzu, umutlarımızı ve çocukluğumuzu Filistin'de bıraktık.

Neşemizi ve kederimizi bıraktık. Her köşede ve Filistin'in her kum tanesinde bıraktık." Bu satırları okuyup da tüyleri diken diken olmayan, kendini 1948 sürgününde hissetmeyen, ezilen insanlık ailesinden bir kişi olabileceğine inanmıyorum. Kim bilir kaç kuşak öldü Filistin'de; bir kuşağa dahil olma fırsatı bile bulamadan kaç çocuk gömüldü toprağa. 

Kaç sivil Yahudi "misilleme eylemlerinde" can verdi. Kaç otobüs yolculuğu kara toprakta sonlandı. "Tarih algıları" ve çözüm haritalarındaki farklılıklara karşın halkların diyalog kapılarının açık olması gibi. Tıpkı "Limon Ağacı"nın "Umut Ağacı" üzerine titremesi gibi... Barbarlık dünyasında, Ortadoğu ve Filistin coğrafyasında barış, kardeşlik ve özgürlük insanlığın en zorlu sınavlarıdır.                                                         

Şu gerçekliğe de değinmekte kendimi zorunlu hissediyorum: Ezilenlerin damarları birbirine bağlıdır, ezenlerin çıkarlarının birbirine bağlı olması gibi...                                                                                              

Egemenlerin asimilasyon, ilhak, katliam, sömürü, şovenizm gibi düşmanlık politikaları kardeşlik toprağını çürütmek; ezilenlerin mücadelesi, dayanışması ve gerçek barış için mücadeleleri ise umut ağacını yeşertmek içindir. Ne diyelim, acıyı bal eyledik

***

Yönetici seçkinler, rahatları uğruna yolsuzluğu yol eder. Basitçe mal-mülk açgözlülüğüne, makam-mevki sevdasına düşer. Yöneticilere yetki devretmiş kalabalıklar, maddi paylarını almaya devam ettikçe bu yolsuzluğa göz yumar. Ne yönetici seçkinler ne de topluluk mensupları siyasi akrabalık bağlarına eski özeni göstermez. Zamanla bu özenin ne olduğunu ve nasıl gösterileceğini unuturlar.

Topluluğun gevşeyip yozlaşması, Asabiyesinin zayıflaması demektir. Bu sırada Asabiyesi kuvvetlenen başka bir ittifak, bu yozlaşmış topluluk üzerinde iktidarını kurar. Hakimiyetine giren topluluğun kaynaklarını ve paylaşım ağlarını da kendi varlıklarına katarak yeni bir siyasi akrabalık örgütlenmesi oluşturur.  Ta ki günün birinde kendi Asabiyesi de zayıflayana dek. O gün geldiğinde, etrafta her kimin Asabiyesi kuvvetliyse, Asabiyesi zayıf olanın yerini alacaktır.Asabiye edinme ve yitirme şartları, Esef verici bir durumdur.