Zehirli İlişkiler 'Narsist Partner'
Berzah Güneş

Berzah Güneş

Zehirli İlişkiler 'Narsist Partner'

30 Nisan 2019 - 08:03

Bir hikayeye göre, Narcissius adlı çok yakışıklı bir genç, bir gün ormanda avlanırken su içmek için nehre iner. Tam eğilip avuçlarını nehrin taze ve soğuk suyuyla dolduracakken gözleri kendi yansımasına çarpar. Kendisini ilk kez görmektedir ve güzelliği karşısında şaşkına döner. Yansımasını izlemekten alamaz kendisini. Orada, öylece durup suda dans eden silüetini izleyerek saatler, hatta günler geçirir, en sonunda ona sarılmak için suya doğru eğilir, dengesini kaybedip düşer ve boğularak ölür. İşte narsist kelimesi de buradan geliyor; kendisine hayran, aşırı derecede ben merkezci ve abartılı bir şekilde öz önem anlayışı taşıyan kişi. 

Narsist kişilerin ilgi ve onaylanma amacıyla kendilerini sürekli geliştirip öğrenmeye hevesli oldukları düşünülebilir. Fakat bu doğru değil çünkü kendileriyle sürekli meşgul bu kişiler, her hareketlerini doğru ve gerekli olarak gördüklerinden gelişmeye pek de açık değillerdir. Kulaktan dolma edindikleri bilgiler onların tek sermayeleridir.

Burada narsistliği öz saygı ve öz sevgi kavramlarından ayırmak gerek. Zira öz saygı ve sevgi, kişinin diğer insanlara da saygı ve sevgi gösterebilmesi için gerekli duygular. Fakat narsistlik daha farklı, daha sinsi ve içten içe dallanıp budaklanan kötücüllükleri taşıyor bünyesinde.

Narsizmin çoğu zaman kişileri öğrenmeye kapattığından bahsettim. Bu öğrenmeye kapalılık, teorik konuları kapsayan “teknik öğrenme” ile ilgili değil. Biraz daha farklı. Bu kapalılık daha çok bakış açısını değiştirme, dar görüşlülükten kurtulmaya hevesli olmama gibi meseleleri kapsıyor. 

Geleneklere körü körüne bağlılığa, şovenizme ve “Hırsız da olsa bizim hırsızımızdır” gibi yaklaşımlara gebe, kısacası hastalıklı bir durum.

“Ayıp” kelimesi gibi susturucu hazır cevapları vardır bu öğrenme protestocularının. Bu kelimeyi sıkıştıkları anlarda bir asma kilit gibi kullanır ve işlerine gelmeyen meseleleri kilitlerler. Veya “Ama öyle de olur mu şimdi?” tadında, sonunda soru işareti olan cümlelerle yontmaya çalışırlar karşılarındakilerin fikirlerini. Soru işareti gibi görünür ama aslında bir ünlem vardır cümlelerinin sonunda.

“Ben böyleyim kusura bakma”

Bu yazının motivasyon kaynağı işte bu cümleydi. Yanlış veya eksik olduğunu kabul edip değişmeyi reddetmek. Değişimin mümkün olmadığına önce kendisini sonra yakın çevresini inandırmak. “Böyle gelmiş böyle gider”ci veya “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur”cu.

İşte gelişmeyi, değişmeyi ve hepsinden önemlisi “iyileşmeyi” reddeden kişilerin mottosu budur: “Ben böyleyim kusura bakma.” Öğrenme karşısında bir protesto, bir sitemdir bu cümle, eleştiriye toleransız olmaktır ve “Beni hatalarımla kabul et”in de uzaktan kuzenidir aynı zamanda. Bu öğrenmeme protestosu ile ilgili örnekler, basit günlük olaylardan, büyük ve hayati meselelere kadar uzanabilir.

İki Küçük Örnek;

•Küçük ve basit öğrenmeme protestosuna örnek: İki arkadaş bir kafede oturmaktadır. Arkadaşlardan biri konuşmakta, diğeri dinlemektedir. Aslında tam olarak “dinlemek” denemez çünkü gözü ve zihni karşısındakinden daha çok telefonundadır. Dinlediğine dair karşısındakine bir güvence vermek amacıyla birkaç saniyelik periyodlarla “Hı hı, evet” gibi geri bildirimler verir.

Bu çoğumuzun pek de takılacağı bir mesele olmayabilir. “Elbette beni dinliyordur” diyerek kendimizi kolayca inandırır ve bunu görmezden gelebiliriz. Ama bu durum çok uzar ve dayanılmaz bir hale gelirse, usulca, “Sohbet ederken telefona bakman dikkatimi dağıtıyor” şeklinde tatlı bir uyarı verebiliriz. Bu uyarı karşısında aldığımız cevap karşımızdakinin “Ben böyleyim kusura bakma”cı olup olmadığı hakkında bir tüyo verebilir.

•Büyük ve hayati öğrenmeme protestosuna örnek: İki arkadaş arabada gitmektedir. 

Aracı kullanan dönüşlerde sinyal vermemekte ve trafikteki diğer araçları yapacağı manevralarla ilgili önceden uyarmamaktadır.

Arabayı kullanan arkadaşımızın sinyal vermesi gerektiği ile ilgili tatlı bir uyarı verdiğimizde, “Ben dönerken zaten görüyorlar” veya “Her dönemeçte sinyal verilir mi?” şeklinde aldığımız cevaplar da yine meselenin kapanmasına ve ortada herhangi bir değişim ihtimali kalmamasına sebebiyet verecektir.

Bu iki örnekteki ortak nokta, muhtemel öğrenmeye giden yapıcı tartışmanın “Ben böyleyim kusura bakma”cı bir tavırla kestirilip atılmasıdır. Bu tartışma gerçekleşemediğinden öz eleştiriye giden damarlar da tıkanmış olur. Damar tıkanması kötüdür; en iyi ihtimalle uyuşukluğa, en kötü ihtimalle krize götürür.

Burada bir de ironi var. Bu öğrenmeyi reddeden kişiler, öğretme konusunda tam aksi bir performans sergileyip dünyanın en istekli muallimlerine dönüşebilirler. Onlar, kendileri katiyen değişmezlerken karşısındakileri kendilerine benzetmek için ellerinden geleni ardına koymaz, “Ayıp” ve “Ama öyle de olur mu şimdi?” silahlarını son mermilerine kadar kullanırlar. Bunların yanında toplumu da bize karşı buna benzer irrasyonel materyallerle teçhizatlandırmaktan da geri durmazlar.

Burada narsistliğin “cafcaflı” ve “hassas” olmak üzere ikiye ayrıldığını da belirtmek gerek. İlk gruba girenlerle daha sık karşılaşıyor olmamız muhtemel; dışa dönük, dominant, sürekli ilgi arayan, karikatür tipler bunlar. Bu kategoridekiler nispeten daha zararsız çünkü onları bu iticiliklerinden ötürü tetkik edip bir savunma geliştirmek daha olası.

Fakat ikinci kategoriye girenler biraz daha tehlikeli. Bu kişiler sessiz ve içe kapalı tipler. Birçok anlamda layık olma hissiyatları ve buna inançları çok yüksekte, basit meseleleri bile kolayca bir tehdit olarak algılayıp buna karşı gizli tavırlar geliştirebilirler. 

Karşısındakilerin sevgisini suistimal edip onlara psikolojik baskı yapma ve sindirme ihtimalleri de yüksektir.

Ne yapmalı?

Narsizm psikolojide kişilik bozuklukları altında inceleniyor. Bu kişileri bireysel çabalarla tedavi etmeyi ummak aşırı iyimserlik olur. Onlar, bebekliklerinden itibaren anne babalarının taparcasına yetiştirdiği veya bunun tam zıddı, aşırı koruyucu ve baskıcı bir şekilde büyütülen kişiler. Dolayısıyla bu kişiler ilk nefeslerinden itibaren “Ben en iyisiyim ve üstünüm” suflesine maruz kalıyorlar.

İki seçenek var:

•Kendisini sizden önemli gören ve buna yürekten inanan bu insanla —bu kişi ailenizden biri bile olsa— vakit kaybı yaşamamak ve hayatta başarılar dileyip uzaklaşmak iki taraf için de en mantıklı tavır olacaktır. Gerçi duygusal açıdan sancılı olması muhtemel. Çünkü insan sevdiklerinden kolayca vazgeçip yollarını ayırmakta güçlük çeker.

•Bu tip insanlara başarılar dileyip uzaklaşmakta zorlanıldığında, onların bu rahatsız ediciliklerinin tam anlamıyla farkında olup, buna göre kendi hislerinizin ve kişiliğinizin suistimal edilmemesine çabalamalı. Bu seçenek pek akıllıca değil çünkü bu tipler karşısında suistimal edilmemek neredeyse imkansız. 

Bu yüzden birinci seçeneği hatırlayıp bu kişiye mutluluklar dilemeli ve köprüden önceki son çıkışa saparak yolları ayırmalı.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar