Ev almakla kalma, komşuyu da al!..
Reklam
  • Reklam
Gülsade Bayboğa Soykök

Gülsade Bayboğa Soykök

Ev almakla kalma, komşuyu da al!..

02 Mart 2019 - 08:25

Yaşadıkları mekan, eğitim görmeye gittikleri kasabaya tam 5 kilometre uzaklıktaydı. Orta okul ve lisedeki öğrencilerin sayısı, toplasan beş yüz kişiyi ancak bulurdu. Lisesi olmayan civar köylerden eski ve yeni model otobüslerle de öğrenci gelmekteydi..

Durumu biraz sosyetik olanlar burun kıvırtıp çocuklarını bir kasaba listesinde okutmak istemediklerinden, rotalarını Mağusa’daki liselere çeviriyorlardı. Oysa ki öğretmenleri çok donanımlı, öğrencileri de epey başarılıydı Yeni İskele Bekirpaşa Lisesinin..

Öğrencilerin yurt dışındaki sağlam üniversiteleri rahatlıkla kazandıklarında, başta öğretmenlerin ve ailelerin keyfine/ gururlanmalarına diyerek olmazdı!!

İş yerinin hemen arkasında, altı daireli apartmanın ilk katındaki bahçeli eve, sterlin taksitlerle bağlanmışlardı. Mutfağın önünde zeytin, arka bahçede yediveren limon, tam kapı girişinin solunda ise, Conların ön balkon manzarasını kapatan yalancı kavak ağacı, tüm görkemiyle yüreklerinin serinletiyordu!..

Hemen sol tarafındaki apartmanın (yine işe yaramaz, aynı şirketin yaptığı) ilk katında, annesi kasaba lisesinde hademelik yapan kadının oğlu, polis olmuş okul arkadaşlarından birsiydi. Evlenmiş ve iki çocuğu olmuştu. İlk çocuğu, erkekti ve kaynatasının adını vermişlerdi. İkinci çocuğu ise kızdı; hademe olan o nur yüzlü, çalışkan ve bahtsız dul anacığının adını koymuşlardı..

Kahvaltısını, akşam yemeklerini dahi ayak üstü alel-acele yeyip; nöbetlerine yetişme derdi çeken o saf ve iyi yürekli polis arkadaşı, uçuruma yuvarlanarak arabasının içinde trafik bir biçimde zamansız yaşama veda etmişti! Zavallıcık; bir yemek dönüşü içkiyi biraz kaçırınca, olanlar olmuş kendi yetimliği yetmezmiş gibi eşini ve evlatlarını da yetim bırakmamıştı!

Şok edici acı haberi aldığında; evlerine ilk kez ağır misafirliğe gelen hastane meslektaşlarıyla, güle-oynaya coşkuyla sohbet etmekteydiler..

Polis arkadaşının kaynanası; yaptırtmakla olduğu vitamin B-12 enjeksiyonu için, interkomu kapısından destursuz girerek, bembeyaz bir yüzle hayalet gibi salona dalıvermişti!.

Ev sahibi ve misafirler de beklenmedik sürpriz/ davetsiz konuk yüzünden, bir anlığına afallamışlardı. Rahat gülüşleri, komik bir biçimde asılı olan beyaz ampule takılı vermişlerdi. 

İlk toparlanan, ev sahibi oldu mecburen. Onu, salondaki tek koltuğa buyur etti. Diğerleri geniş kanepelerde oturuyorlardı..

Ev sahibi güzel ve özenli hazırladığı ikramları sunmak için atağa kalktı. 

‘’hiçbir şeyciğini istemem gızım..’’ dedi ve ekledi yaşlı acılı kadın: ‘’Damadım, ölüp gitti da datlıyeycem??’’

‘’Fatma teyze, neler söylüyorsun Allah aşkına?!’’

‘’Damatcığım, trafik kazasında hepimize ömür bıraktı hukare. Duymadı mın a gızım?!’’

Ortalıkta buz gibi rüzgarlar esti. Bir saniye öncesine kadar cıvıl-cıvıl olan arkadaş ortamı, anında morg ziyaretine dönüşmekte gecikmemişti. 

Misafirler; o acılı haber sonrası kursaklarında hevesleri tıkalı olarak, daha fazla kalamadılar. Yangından mal kaçırırcasına pılılarını pırtılarını toplayarak, toz kesmek durumunda kaldılar. 

Yaşlı kadıncağızın, vitamin B-12 enjeksiyonu yapıldı. İğnenin acısından çok, yüreğine çöreklenen kederinden oracıkda gözyaşlarına boğuldu. Kendini daha fazla frenleyememişti. 

Küçücük adada iyisi ve kötüsüyle haberlerin, ışıktan hızlı yayılması işten bile değildi. Acı haber her yakaya tez yayılmıştı. Öğleden sonra, her Allah’ın günü kahve içip fal bakarak sohbet ettikleri; daha çok da arkadaşının eşinin, kocasına, çocuklarına ve halleliyikalaylattığı sözlere şahit olduğu eve, acıyla akın etmekte gecikmemişlerdi..

Sözde, ‘’ateşin düştüğü yeri yaktığı..’’ yangın yerinden acılara ortak olunacak; gelenler (gelemeyenlere kıyasla) kötü gün dostu olduklarını harbiden kanıtlamış olacaklardı.. 

Japon evlerine göre biraz daha ferah olan minik apartman dairesinin birinci katı; balkonuna ve bahçesine kadar ‘’taziye ziyaretine’’ gelenlerle, tıka basa dolup taşmıştı..

Deli geçinip karpuzun göbeğini yiyen, o her zaman etrafına terör estiren, fırtına varmışçasına esip gürleyen, şimşekler çaktıran komşum; kolu kanadı kırık ve oldukça acınası vaziyette sessizce ağlıyor, buruş buruş ettiği elindeki beyaz peçeteye, önce gözyaşlarını sonrasındaysa kıpkırmızı ettiği burnunu siliyordu!..

İğne atılsa yere düşmeyecek o insan kalabalığı, ne gariptir ki mevlit gününe kadar sırra kadem basmışlardı. Boynu bükük kapılarını; kocasının yaşadığı kasabadan olan, dört blok ötedeki üçüncü katta oturan dul kadın komşusu, yaşlı anacığı ve ürkek kız kardeşinden başka çalan olmamıştı..

‘’Ağlarsa; insanın anası ağlar, gerisi yalan ağlar!’’ sözünün doğruluğu, bir ez daha ortaya çıkmıştı. Aslında bu garip durum, üniversitelerde tez konusu olarak- fazla geç kalınmadan ele alınmalıydı. 

Beklenmedik bir anda ruhumda hala travmasını taşıdığım, bir sağlık sorunu yaşadım. Doktor hatası yüzünden, olanlar oldu. Otuz beş yaşında olmama karşın, ancak kırk yaşından sonra çektirmem gereken kemik dansitesi (kemik yoğunluğu) filmini çektirdim, başladığı ilacı iştahla yuttum. 

İkinci çocuğuma iki aylık hamileydim ve İstanbul’daki doktorlarımla bağlantı kuran eşimin yüzünden, durumum hiç de iç açıcı olmadığını anlamak için, kahin olmaya gerek yoktu. Doğacak bebeğin özürlü olma riski yüksekti ve bu vebali taşımayı göze alacak gücümüz çoktan tükenmişti. İki aylık bebeği, özel bir klinikte aldırmak zorunda kaldım. O nahoş ve acılı dönem; tam da komşunun 40. mevlit gününe denk geldi. Bu yüzden gidemedim mevlide. 

Aksi gibi ümidimi kestiğim ve çok mücadele ettiğim, sürpriz iş yeri değişikliğim oldu. Başka bir yere nakledildim. Artık bir sağlık merkezinde köy, kent demeden görev icabı gidecek, cezaevindeki mahkumlarına bile sağlık hizmetini çakı gibi ekibimizle yerine getirecektik..

Sevinçlerimin kursağımda kalması, ilk kez olmuyordu. Onca yoğunlukta bulabildiğim ilk fırsatta, çalıştığım iş yerinden yaslı komşumun evini aradım.

Okul arkadaşım olan eşinin kırkıncı gün mevlidine gidemediğim özrünü sıralamama dahi fırsat vermeden; lafımı ağzıma tıkamakla kalmadı, iyi niyetlerimi ‘’yakuza kılıcıyla’’ keser gibi ikiye biçti!..

‘’Gülzade hanım, Gülzade hanım; bu işler sırayla. Senin da kocan ölünca, ben da gelmeyeceğim..’’ dedi ve ekledi: ‘’Meğelim sen, iyi gün dostuymuşsun!..’’

Mesai bitimi beni almaya gelen eşime tek kelime etmeden eve vardık. Soyunup silkelendikten, yemek faslı sona erdikten sonra, hayatımda en acısından kahve içerken, baklayı ağzımdan çıkardım: 

‘’Nazımcığım, o hiç sevmediğin komşumuzun önce yaradan, sonra da sana bir ricası var!.. ‘’

‘’Selam bile vermediğim elin akıllısı, benden ne isteye bilir?!’’

‘’Kocasının mevlidine gidemediğim için çok kırılmış ve öfkelenmiş!!’’

‘’Eee, sen ne demeye getiriyorsun lafı komşum?!’’ diye, sormadın mı gendine?

‘’Napiyim, kadıncağız acısından ne söylediğini bilemez halde, diye düşüneceğim tuttu?!’’

‘’Ne dediğini söylemedin daha..’’

‘’Bu işler karşılıklı Gülzade hanım; gocanölürsa, ben da sana gelmeyecem!’’

‘’Şaşırtmış iyiceden gadıncık!!’’

‘’Valla onu bunu bilmem; komşuyu ikinci kez gücendirmek olmaz!.’’

‘’Napayım yani?!’’ deyince, son altın vuruşumu yaptım. 

‘’Ne yap et, benden önce ölmeye bak Allahını seversen!!!’’

‘’?!?’’

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar