Gelinlik Kataloğu
Gülsade Bayboğa Soykök

Gülsade Bayboğa Soykök

Gelinlik Kataloğu

22 Haziran 2019 - 09:02

Mürüde ablamızın hayırsız oğlu, ‘’denize düşenin yılana sarılma’’ seçeneksizliğiyle, İngiltere’ye kapağı atanlardandı. 

Apar-topar görücü usulü evlendirildiği ailesi konusunda çuvallamıştı. Sorunlarını işe de taşıyınca performansı düşmüş, çalıştığı makinist dükkanının huysuz ve titiz sahibi Salih yeğeni, gözünün yaşına bakmadan onu kapının önüne koymuştu!

‘’Sokaklar, aç adam dolu. Çalışmaycaysan, hadi barra..!’’ demesine çok bozulmuştu. Bu hakaretini Türkiyeli ve Pakistanlı çalışanların yanında yapmasıysa, hiçbir adamlığa ‘’kolayına sığar mıydı?’’ düşüncesi, beynini kemiriyor, içindeki huzur kırıntılarını silip süpürüyordu.!

Artık ne Kıbrıs’tan ona, ne de ondan Kıbrıs’a bir yar olurdu. İnsanın bir devlet daireciğinde işi yoksa eğer, b…ku yediğinin günüydü!..

Dik kafalılığı yüzünden doğru düzgün okumamış; didişmeleri yüzünden araya kimi koydularsa, lise ikinci sınıftan atılmıştı. Orada-burada hangi işe geçici olarak girdiyse de işverenler, ondan hiç memnun kalmamışlardı. 

Kıbrıs, küçücük bir yerdi. Herkes, bir birini tanırdı. Birisini soruşturacak olsanız, kimse çekinmeden eteğindeki taşları gelişi güzel dökerdi!

Bu durumda iyi bir namınız yoksa, dikiş tutturmanızın hiçbir olanağı yok demekti. Eh napacaklardı, memleketten kaçmaktan başka!

Geride kalanların topuna güneş ve yangınlar yakmazsa, Allah yaksındı! Ondan sonra tufandı. 

İşte Ertan bu bağbozumlarıyla İngiltere’ye gitmek zorunda kalmıştı. İyi mi kötü mü ettiğini, zaman gösterecekti. 

Annesinin birinci yeğenlerinin  ‘’Fish and Chips’’ ve ‘’laundary’’ dükkanlarında, belki işi rast giderdi. Böylece sterlincikleri, tomar tomar bankacıklara yatırdı. Belki güzel bir fırsatçık ve iyi durumda arabacık da alırdı. 

Yaz tatillerinde Kıbrıs’a holydaye gelip, misliyle, havasını atardı. Aksanlı İngilizcesiyle şaka yollu sövüp, arkadaşlarından hıncını çıkartırdı. 

İngiltere’de hasret kaldığı Kıbrıs yemeciklerinden ve tatlılarından patlayıncaya kadar yer kısa süreliğine keyif çatardı belki. 

Bütün bunlar, Ertan’ın kurduğu iskambil kartlarından hayallerdi. Ertan’ın anacığı, oğlucuğunun düzgün gitmeyen hayat akışı yüzünden tansiyon, şeker ve kalp hastalıklarıyla cebelleşiyordu. 

Doktorların kapısından, beri geldikleri yoktu. Mahallesindeki eczacı, bir tek onlara ilaç satsa, ölene dek aç kalmazdı!

Doktorlara, eczacıya ve diğer harcamalara, bir emekli maaşı zar-zor yetiyordu. 

Artık bundan böyle, ölene kadar tatile gidemeyeceklerdi. Karpaza gidip, balık bile yiyemez olmuşlardı pahalılık ve geçim derdinden. 

Ertan’ın memur emeklisi olan babası, annesine oranla daha rahattı. Ehli keyifdi, dibine köküne kadar! Ne evdekileri- ikisi kız biri erkek üç çocukları daha vardı- ne de dünyayı, ipleyecek göz yoktu onda. 

Üç günlük dünyada, canını olmaz işlerle sıkmak, kafayı ağrıtmak akla ziyandı. Hiç kimseye ve hiçbir şeye değmediğini, hayat ona çok acı öğretileriyle tecrübe ettirmişti. Bu yüzden, kendi canının kıymetini bilmek tek derdiydi. 

Ertan’ın babası tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yiyip içiyor; Kıbrıslılarda ender rastlanacak türden olsa da olur olmaza yüksek perdeden bağırıp çağırıyordu. 

Bu öfkeyle iç ve dış basuru varsa, şakır-şakır kanaması kaçınılmazdı. Bu ne şiddet, bu ne celaldi öyle?

Ertan’ın babası Deligöz İbrahim evdeyken, mahalleli bir kahve içimliğine bile uğramıyordu. Adam, adeta aşısı ihmal edilmiş tecrit altındaki kudurgun bir köpek gibi havlıyordu!.

Aklı sıra deli geçinip, karpuzun göbeğini yiyordu. Oysa ki diğer komşuların kocaları, deve yumurtasıyla terbiye edilmişçesine, koyun uysallığıyla yaşamlarını sürdürmekteydiler. 

Evdeki işola otoriteleri, hayalet Casper’ın ki kadar bile etkin değildi. Ha vardılar, ha yok. Belki de hiç varolmamışlardır. Kim bilir?!

Mürüde ablamızın kocası Deligöz İbrahim ağabey, sevdalı akılsız kızının alacağı adamı hiç gözü tutmamıştı ama; onca rezilliğine karşın evdekilere ne ettiyse, bir türlü söz geçirtmemişti.

İç açıcı olmayan mat ekonomik durumlu damat adayının, ipiyle kuşağıyla iç güveysi gibi eve kurulması kaçınılmazdı!.

Koca Osmanlı imparatorluğu bile, devşirme damat yüzünden yıkılmamış mıydı? Kendilerinin de sırtüstü yerle-yeksan olmaları yakındı!!

Eve kurulacak olan damat adayının, balans ayarı yapılarak hizaya getirilmesiyle uğraşacaktı, işi yoksa Deligöz İbrahim ağabey..

‘’Düpdürü Leyla’’ kızının tek derdiyse, hiç kimsede olmayan gelinlik kataloglarını İngiltere ve Güney Kıbrıs’tan getirtip, esaslı bir seçim yapmaktı.

Bir gün o katalogların birkaç tanesini bana da gösterme inceliğinde bulundular. Aman Allahım; hem seçmek çok zordu hem de onu diktire bileceğiniz işinin erbabı titiz terzi bulabilmek olanak dışıydı. Bu durum, bir devlet meselesine dönüşe bilirdi. 

Uzun uğraşlardan sonra çok güzel, zevkli ve çarpıcı gelinlik çok da güzel olmayan kaba hatlı Ayçaya giydirildi. 

İri kıyım ve kör yeyici iştahı bol shrek sevimliliğindeki iç güveysine; daha önceden alındığı büyük olasılık damatlık da kasıntının üzerinde dikişleri patlayacakmış izlenimini vermekteydi. 

Nemrut damadın nursuz yüzünde, yağlı kapıya düşmüş sokak kedilerinin acınası, yürek burkan hain sırtışı çok dikkat çekiciydi..

Üniversiteyi bitirmesine iki yıl kala kızım, ‘’Anne, ben gelinliğimi straplez modelli istiyorum!..’’ dediğinde, göz bebeğimizin bu masum isteğine elimde olmadan sinir oldum. Kan, beynime sıçradı. 

Her ikimizin de 68 olan kilosu yüzünden, taa ‘’Karayıp Adalarında’’ bile sahile vurduğumuzu ne çabuk unutmuştu Fiona görünümlü prenses kızım?!  Aynaya da mı bakmıyordu ara sıra da olsa?!

Gelinliği sağlam astarlı olmadıktan sonra, ele-güne rezil olması, işten bile değildi. 

Evleneceği kurban adayının kimliği henüz bizden devlet sırrı gibi saklandığı için, onu ve ailesini kuşbaşı yapma işim, büyük bir olasılıkla başka bahara kalmıştı. 

Ben bu evlenme hazırlığı işlerinden, aşktan-meşkten, oldum olası hiç anlamadım ve hoşlanmadım. Dünyaya pembe gözlüklerle bakamadım bir türlü..

Hayat cebelleşmesi içinde, ne ağız tadımız, ne sevinç tuzumuz kaldı!

İnci işlemeli gelinliğimi Ortopedi ve Travmatoloji /Üroloji servisimizin odacısı rahmetli Mehmet abimin eşi, iyilik sever TANFER abla özenle dikmişti. 

Müstakbel kocam, üç kuruşa orada burada çalışıyordu. Doğru-düzgün bir gelir kaynağı yoktu. Tanfer abla; ikimizin de donsuz ve çulsuz olduğunu göz önüne alarak, terzilik ücreti için tek kuruş talep etmemişti. 

Büyük bir sabırla gelinlik provası için, her fırsatta Girneye gidip gelmiştik. 

Tanfer ablamın ve eşinin, hiç arabaları yoktu. Girneden geç vakit gitmeleri, çoluk çocuklu halleriyle tam bir eziyete dönüşecekti. 

Yaptıkları iyiliğe karşılık jest olsun diye (absürd de olsa onlara uygun) gündüz vakti düğün yapmıştık. Ortaya çıkan kafa karıştırıcı saat karmaşası, tam da bize göreydi. 

İnsanın bir işi olsun düzgün gitse dişleri mi kırıldı, yoksa hakim ceza mı yazardı?!

Belki de baş edilmez olanaksızlıklar yüzünden, öyle her detayı ince eleyip sık dokuyamadım. İnancıma göre insan, bir kere evlenirdi. Ama hiçbir organizasyonumda titizlenip, şöyle özel şöyle güzel olsan saplantısına giremedim. 

Buna yeltenecek lüksüm hiç olmadı. Kapris içerikli laga-lugaları, kime çekecektim? Hangi vicdanlı, umursayacaktı beni?! Benden hallice durumdaki çevremi dolgulayan insanlar mı?

Bir tanıdığın kızı, bizden önce evlenecekti. Evin bir kızıydı ve Kıbrıslılar için ‘’kız’’ kraliçe Elizabeth, her kız prensesdi!..

Düğün bayağı kalabalık oldu! Bu da insanların, gerçekten sevildiklerinin somut göstergesiydi. O zamana göre tatlı parsayı gönüllerinin hakkıyla topladıkları, kulaktan kulağa yayıldı minicik Kıbrısta..

Damat, semirdikçe semirdi günden güne. İyice kendini salmakta, bir sakınca görmedi. Yeni gelinse, dalından kopartılan çiçeklerin kaderine ortak oldu. Kaktüs değildi ki; çöl sıcağına, kum fırtınalarına dayana bilsin?!

sararıp solmasını, yaşam yorgunluğuna verdi yakın çevresi ve ailesindekiler. Herkesin işine ve kolayına öyle geldi. Her şeyin dibine darı ekmenin ne alemi vardı canım? Zamanla düzelmeyecek ne vardı, şu kavanoz dipli dünyada?!

Genç kadın bir sene sonra, hamile olduğunun müjdesini verdi. Tatlı bir telaş, sabırsız bir bekleyiş tüm aileyi sarıp sarmaladı. 

Ailecek o kadar temizlik ve titizlik budalasıydılar ki; üçüncü dünya ülkelerinin (zırt-pırt çocuk doğurmak için yattığı insanların) tercih ettiği tam teşekküllü devler hastanesini, temiz bulmayarak özel bir klinikte genç kadın doğum yaptı!.

Tıpkı kızın annesine benzeyen tombiş bir kızları oldu. Daimi sponsor olan kızın annesinin, adını koydular. Prensesliği annesinden devralan minik bebek, el üstünde büyütüldü. 

Şımartıldı. Terbiyenin t’sinden habersizce, yetiştirilmeye çalışıldı. Ona, adetleri gereği öte git komutu bile verilmedi!

Gelinin annesi; Çatalköyde dağ ve deniz manzaralı çok güel bir villa satın alıp, yorgun ruhunu dinlendirmeyi tercih etti. 

Torun, kocaman bir genç kız oldu. Annesininse solan gül yüzü, allıkla dahi renklenmedi. İri kıyım iç güveysi damat ‘’kumar’’ illetine tutuldu. Maaşının hepsini, batakhanelerde batırdı. 

Nazlı büyüyen ve artık dayanma gücü kalmayan genç kadın; batakçı kocasını, tek celsede boşamaktan başka çare bulamadı.

Onları en son eniştelerinin ölümü vesilesiyle taziye ziyaretine gittiğimiz teyzesinin mutfağında gördük. 

Evin reisinin ölümüne en büyük üzüntüyü şeker hastası karısıyla, Macaristandan ithal süs köpeği duymuştu. Her ikisinin de ağızlarını bıçak açmıyordu. Yaslı ailenin çocukları, torunları ve öykümüzün kahramanları, şöyle bir yarım ağız seslendikten sonra, güle-oynaya yemeklerine devam ettiler!..

Gözümün önünden pahalı ve cazip gelinlik katalogları, şen kahkahaları, köpeğin derin hüznü, acımasızca resmi geçit yapmakla kaldı! Ve bir kez daha anladım İngiliz ve Kıbrıs usulü modernize olmayacağımızı!

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar