Hediye Kravat ve Saat..
Reklam
  • Reklam
Gülsade Bayboğa Soykök

Gülsade Bayboğa Soykök

Hediye Kravat ve Saat..

06 Nisan 2019 - 08:12

Yıllar yıllar öncesi ‘’Ortopedi Travmatoloji ve Üroloji’’ servisinde tam teşekküllü Devlet Hastanesinin tozunu dumana katarak çalışırken, üç kuruşluk kırpılmış ‘’ek mesai’’ parası gelince, ne kadar da çok sevinmiştim!

Sonradan görmelerin coşkusuyla, hemen beyimi arayıp; 

‘’Giyim-kuşam konusunda bir eksiğin varsa, söyle de alayım.’’ Dedim. O, ekledi:

‘’Ama bir kravatçık olsun alırsan hiç de fena etmen!..’’

‘’Tabii ki alırım, ne demek?!’’ dedim.

Akşama, işin rengi değişti. Ezile-büzüle söylediği cümlesi yüzünden, kanım beynime hücum etti. 

‘’Bilin, sen zevksizsin. Ablam, daha zevklidir. Parayı veresin de kravatı o alsın bana!’’

Beni hangi ilahi güç o an engelledi, hala yanıtını veremem kolayına. Hiç sesimi çıkartamadım. Dut yemiş bilbüle döndüm. 

Vardiyalı çalıştığım için ertesi gün ki nöbetim saat 14:00’de başlayıp, 21:45’de ancak bitiyordu. Yatakların hepsini dolduran ve bizden şifa bekleyen, 60 hastaya baka bilmek dile kolaydı. 

Sabahleyin ilk iş olarak, belediye minibüslerine atlayarak, Lefkoşa çarşısında aldım soluğu. Kanla, irinle yoğrulmuş o ek mesai parasına; kolları şifonlu, göğüs kısmı dekolteli, düğmeleri renkli çiçek şeklinde, görenin dört kere dönüp baktığı, şık şıkıdım siyah bir bluz aldım kendime. 

İçim; hiç o gün ki kadar ferah olmadı. Bir daha otoritesi sonsuza dek defolu işlem görecek olan evde, alınacak olan ne kravattan söz açıla bildi, ne de bir istekte bulunma lüksü oldu. 

2001 yılında, Büyük İtalya turuna gideceğimizde, bu nahoş olaydan hiç haberi olmayan annem, ana iç güdüsüyle beni sıkça tembihleyerek uyarmıştı:

‘’Kadir-kıymet bilmez damada, sakın bir şey alayım deme. Hadi ben canımın kıymetini bilen bir karı olamadım gitti!..’’ dedi ve ekledi: ‘’Sena bari maaşınla rezil-rüsva olma. Ne alırsan, kendine al. Yoksa, sütümü helal etmem!!’’

İçim, onca uyarıya karşın, yine de bir türlü rahat değildi. Allah biliyor ya, elim titreye-titreye de olsa, el yapımı çok güzel kahve renkli bir çift İtalyan ayakkabısı aldım. 

Sonradan görmeler gibi, özenle sakladığı o güzelim şık ayakkabısını; ancak bayramda-seyranda giyip, Somalilerden hallice ince bacaklarını bir sallıyor ki, görenler bayramlığını babası aldı sanacaklar!

Her şeye rağmen, gözüm kendinden daha fiyakalı ve çarpıcı ayakkabısında çivili.

Aradan geçen onca çetrefilli yıllara karşın, içime ve ruhuma oturan kravat meselesindeki yerle-yeksan edilen, değersiz halimi hiç unutamadım! Ne ettimse başaramadım, yapılan hödüklüğü hazmedemedim. Mide belası gastritim, daha da yaygınlaştı!

Buna rağmen, zaman aşımına uğrayan ve gerçekte hükmü kalmayan sinirime hürmeten, gıcık ‘’Başak Burcunun’’ tüm özelliklerini taşıdığı Eylül’ün yedisi gelip çattığında, Amerikan çaputundan imal, yelkenlerimi indiriverdim. 

Doğum gününde ihtiyacı olan bir hediye, hiç de fena olmazdı doğrusu. Zaman konusunda İngilizlerden daha da mızır ve dakik olduğu için, bütçeme uygun bir saat alıp hediye etmeden duramadım. 

O dönemde mütevazi, bölünmüş bir adanın çarşısında ‘’Bvlgari’’ ya da ‘’Gucci’’ marka kol saatleri ne gezerdi?!

 Üstelik, lüksün karizmanın ve gücün temsilcisi saat markası olarak, Raymond Weil Freelancer’i takıp takıştırmak, her yiğidin harcı değildi!

Benim gariban gücüm, camekanın en dip köşesindekilere ancak yeterdi. Sunulan hediyesini alınca, şaşırdı birden. Heyecanlandığında, kekemeliği artardı. Yine öyle oldu. 

Bu dünyadan aha geldim ve gidiyorum, kekemesiz bir cümle kurduğunu gördükten sonra, ölüp yitecek olursam, bilesiniz ki otopsimde çıkmayacak!

Hediye saatini çok kısa bir süre kullanmıştı ki, bir gün eve suratı asık bir vaziyette döndü. Sadece Karadeniz’deki gemileri değil, bütün denizaltıları torpillenmişçesine darmadağınıktı!

‘’Ne oldu, bu halin nedir?’’ diye sorduğumda, adam gibi yanıt verecek yerde, vücuduna göre daha küçük başını yere eğdi. O küçük kafasında, beyninin kaç gram geldiğini hesaplamak sadece insafıma kalmıştı. 

Bu kez iki oktav daha yüksek sesle bağırınca, silkelenerek gerekli gardını aldı. Adam durduk yerde, resmen beni kükretmişti!!

Gerçeği öğrenince fes yine başımdan kanatlanarak uçtu. Tuvalete giderken mahkeme binasında bulunan masasının üstündeki (beyimin mesleği, tebliğ ve icra memurluğudur) bir boşanma evrakının üstüne, saatini çıkartıp bırakacağı tutmuş!!

Döndüğünde, dosya ve masa üzerindeki hemen her şey yerli yerindeymiş. Ama, hediye ettiğim saatin yerinde yeller esmekteymiş!

Saatin ucuz bir şey olsa da, gündüz gözüyle, ‘’Adaletin tecelli ettiği (?!)’’ bir kurumdan iç edilmesine mi yanayım, bileğindeki bir saate bile sahip çıkmaktan aciz adamımın, koluna taktığı bana nasıl astigmatlı gözleriyle göz-kulak olacağına mı yanayım?!

Şimdi ben ona, ne ceza kesip de ne türden ambargolar uygulayayım?

‘’Git Roma’daki zamanı gölgelerle gösteren, ana meydandaki sütuna bakarak saati tahmin et ?!’’ demem de bir yarar sağlar mı acaba?!

neyse ki, artık büyüdü de kendi alış-veriş ettiği mağazalardan, bazen de Güney Kıbrıs’tan Bahar gününe denk getirip harçlıklarından olsun hediye alıyor..

Bundan böyle, benden bir şey işlemez artık. Kulağımda, annemin beni uyaran ve azarlayan tırmalayıcı sesi:

‘’Ne alırsan al, kendine al kızım. Yoksa, sütümü helal etmem!!’’

Ona, kulak vermeyip de ne yapayım? Aynaya nasıl bakarım sonra?!

Ve ne derim aynaya:

‘’Ayna, ayna! Güzel ayna! Söyle benden enayisi, bahtsızı, var mı bu dünyada?!’’

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar