Hızlı ve hayalperest
Gülsade Bayboğa Soykök

Gülsade Bayboğa Soykök

Hızlı ve hayalperest

11 Mayıs 2019 - 08:14

Orta yaşın eşiğindeydi. Belki yaşının gereği belki de soya çekimden Allah bilir, saçları büyük bir hızla kırlaşmaya yüz tutmuştu.

Üçgen yüzündeki iri kara gözleri, çok dikkat çekiciydi. Orta boyu ise, sıradandı. 

Yürüyüşü de bir garipti. Yılpalayarak yürüyor, içmediği zamanlarda bile insanı sarhoşmuşçasına yanılta biliyor. 

Sol göz kapağının kası, konuşması sırasında düştüğü yetmiyormuş gibi, öylece kalması eliyle doğrultana kadar süre biliyordu. Bu sorununu gidermeyi, yaşının gereği oldukça ayıp sayıyordu. 

Adı; Feyzullah Karanur’du. Hepsi de kendi modeli olan, üç çocuk babasıydı. Ne bahtsızlık, tam dört defa dul kalmıştı. İnat değil mi, beşinci defa yine evlenmişti. 

Boşandığı kadınların, trajik ‘’akıbetini’’ bilen tek bir Allah’ın kulu yoktu minicik adada. Belki de inatla anlayamadıkları, bu yüzden de dalga geçip incittikleri ‘’hayal gücü’’, kadınların vahim sonları olmuştu. 

Uyumsuzluk; bir evde ola bilecek en bereket çökertici şeydir. Uğursuz baykuşların ürpertici ötüşlerini duymamanız, aranızdaki baş hırlaşma vesilesi kara kedileri görmemeniz de durumu kurtaramaz. 

Pamuk ipliği bağlarınız, incelir ve en olmayacak noktasından kopuverir de beğenmezsiniz!

Feyzullah beyin elinden, her iş gelirdi. Köyünün çobanı, demode berberi ve zevksiz boyacıda, bu işlerin dibine kadar hakkını verdiğini kendince iddia eder dururdu. 

Küçük kazancının (!) büyük bir bölümünü, çeşitli bankalara yatırır; anlamadığı faiz sisteminin işlemesini sazan balığının kıt aklıyla beklerdi. 

Onun marifetleri bu kadar da sınırlı değildi. Çevresinde ilginç fikirleriyle de haklı bir nam salmıştı. 

En azından haftada beş gün, arkadaşlarının kahvehane şakalarına renk katardı. Bazen şakayla sarıldığını anlatmayıp, safça sorulara yanıt vermesi ve inatla ilginç iddialarda bulunması, alay konusu olmaktan kurtaramazdı onu.

Yine böylesi akşamlardan birinde, kahvehaneye zor atmıştı canını. Sandalyeye poposunu koyar koymaz, torpilli kahvesi hemen önüne geliverdi. 

Onu görenler, sandalyelerini merakla çevresine yaklaştırır; gıdıklanmadan gülmeye mayalanırlardı. Taşkınlıkları, çağıl-çağıl sokağa taşardı. 

Kıbrıs’ın ‘’ateşkesle’’ idare edilen boynu bükük bakımsız sokaklarına, mis kokuların tütüşü inene dek, geçer giderdi zalim zaman..

‘’Naparsınız arkadaşlar, eyisiniz yahu?!’’

‘’Aha, tepinir giderik görmemin?’’

‘’Dün akşam evde değildin yahu? Emeteabaya sordum, balığa gitmişin!.’’

Bunun üzerine, bir başkası söze karıştı. 

‘’İnanmadık ama, hade gene neysa dedik!..’’

Yalancı şahitliğine sığındığı hanımını, savunup durdu. Balığa gittiğini kanıtlama derdiyle; ‘’Öyle bir balıcık yakaladım ki, rahat beş metreyi geçer!.’’ Dedi ve ekledi: ‘’Kedi balığıdır galibamda’’ 

‘’Uuuu?! Belki da mineri balığıdır!.’’ Dedi ukalanın birisi..

Hiç yoktan, koyu bir balık sohbeti başladı. Bir an geldi ki sudan bir şey yüzünden, tatsızlık çıkacak gibi oldu..

Balığın başından mı, yoksa başka bir bölgesinden mi koktuğuna, karar veremediler.

Tartışmanın seyri, başka bir konuya kaydı. 

‘’Balığın yanında, ne içecen?’’

‘’?!!’’

‘’Domates rakısı, yoksa yasemin rakısını yuvarlayacan?!’’

‘’Yok yahu! Dırnak uzunluğundaki sısamlardan yaptığım, rakıdan içecem be…!’’

Sorulara yanıt veren Feyzullah’ın kılı bile kıpırdamıyordu. Zvkle kahvesini içiyor; kendinden emin, konuşmasını sürdürüyordu. 

Bu kez köyün en yaşlı otobüs şoförü goççino Ahmet dayı, başını Feyzullah’a doğru uzatarak sordu: 

‘’Balığın yanında pirinç pilavın yoktur olen? Anamın yaptığından bol şehirgeli ve domatesli!.’’ 

‘’Olmasın olur hiç yahu?! Ayguruş’da yetiştirdiğim pirinçleri, her ağşam bişirtir da yerim!’’ dedi ve ekledi: ‘’içine da kaplumbağa ciğerciğini gattırırım…’’

‘’Ömrü hayatında, gaplumbağayı nereşde gördün da ciğerciğini pilava kattın yahu?!’’

Etraftaki gürültülü gülüşler kesilince, Feyzullah da pişkince, ellerini sandalyesinin arkasına doğru gerdi. Ayakları da ileri doğru kaykılmış, karşısında oturanların pantalonları, kirli ayakkabılarıyla pisletmişti..

‘’Hiç olur, daha dün kaplumbağa üzerinde mangal yakıp, kebap yaptım.’’ dedi ve ekledi: ‘’Beytambal, yürümeye başlayınca da parçaladım gendini, yedim yuttum!..’’

Kahvehanede ki, o bildik gürültüler kesildi. Hatta yıllanmış, parazitli çalan radyoyu bile susturdular. Herkes, can kulağıyla, onu dinlemeye koyuldu. 

Kazıkçı ve ağzı gevşek kasap Turgut; merak etmediği halde, dürtüklemeye gurubunda, tuzu-biberi olsun istedi. 

‘’Hafta sonu, ava gittiydin olen?’’ 

Sorunun yanıtı alınmadan, bir başkası araya giriverdi destursuz; 

‘’Bicez cikla, yahut gargacık vurabildin bari?!’’

‘’İnanmaycanız amma, bir fişenkte sekiz keklicik birden vurdum!!’’

Hepsi bir ağızdan, koro oluşturarak yanıtladılar:

‘’Yok b..k! Yalan söylen. Nasıl vurdun gendilerini?!’’

Feyzullah, gururla yanıt verdi: 

‘’Yorgundu galibam hukareler. Fişengimin ucuna, inci gibin dizildiler!’’

Feyzullah’ın etrafında, kaba saba gülüşmeler duyuldu. Gülmekten çok yapay böğürtülere, sandalye ve masaların gıcırtısı, ahh bir de tabak-çanak şakırtısı karıştı. 

O, bütün bunlara aldırmadan sanki de istediği fondaki şamata buymuş gibi, atışlarını sıralamaya devam ediyordu. 

‘’Çukurun birinde, ne göreyim isterseniz be gumbarolar?!’’ diye sordu ve ekledi: 

‘’Sarı ve ceviz yeşili benekli, üç metre boyunda çifte başlı yılan!!’’

‘’Yılancık, sokmadı seni?!!

‘’Yok yahu! İki dilini da tıslayarak göstertti. Biri çatallı, ötekiysa sivriydi!..’’

‘’İlancık, seni görürkendan garanti gaçmıştır!..’’

Feyzullah’ın gururla karışık kasılması, bir kat daha arttı. 

‘’Eyya, gaçacak tabii ki da yerimo! Bendaki dil çifde çatallı ve daha sivricik!..’’

Yine bu türden yanıta gürültülü sözler ve hoyrat gülüşler ortalığı kaplamakta gecikmedi. Bu kez, hiç konuşmamış olan en yaşlı köylü söze karıştı. 

Kopartılan fırtınayı, bir tek aklı başında bir adam olarak, o anlamsız bulmuştu!!

Onun zamanında kıymetli vakit, böylesine acımasızca harcanmazdı. Büyük, küçük herkes sırasını yerini bilirdi. Büyük, daima küçüğün önünde yerini saygıyla alırdı. 

Yol-sıra, asla şaşmazdı. Şimdiki zamana bakıyordu da, akla gelen hemen her şey ne kadar da bozulup yozlaşmıştı?!

Hayaller, yalanlar, şakalar bile neden eski masum tadında değildi ki?

Neden, nasıl, niçin olduğuna dair yanıtları niye kimse veremiyordu?

Yaşlı adam, ortalığa çeki düzen verecek sorularına, başlamadan edemedi. 

‘’Lafazanlığı boş geç. Bahçanı, ne yaptın ya oğlum?’’

‘’Napayım Yusuf dayı? Budadesleri aşıladım. Üşdü padades, altlığı yerelması oldu!.’’

‘’Husol yahu! Hiç olur mu öyle garagözlülük?!’’

Araya, başka birisi girip sorusunu sordu:

‘’Meyve ağaçlarını napdın?’’

‘’Napayım gendilerini, alıç ağacını aşıladım. Şeftali, formoza erik yetişdiririm’’ dedi ve ekledi: ‘’Kapının önündeki efkalipto ağacından, vazelin ve lasonilcik merhemi imal ederim!’’

Feyzullah’ın bu yanıtı üzerine, herkes şaşkınlıkla bir birinin yüzüne baktı. Onlar neredeyse zor seçilecekti. 

Voltaj, bir ara iyice düştü. Elektriklerin gitmesi olasılığına karşın, kahve fincanı tabaklarının ikisine, yamuk-yumuk kalın beyaz mum hazırlanarak yakıldı. 

Bu arada kasap Turgut, tekrar söze karıştı.

‘’Koyunlarını, boğa satmama inadından vazgeçmeyecen?’’

‘’Hangilerinin isten?’’

‘’Teke ile goyunu birleştirmiştin ya. İşte o başı teke, kıçı goyun olan hayvancığı göreyim isterim!!’’

Feyzullah, sinirlendi birden. Herkes, geriye doğru irkildi. Sessizliği, sokakta bağrışan kedilerin çığlıkları yarıyordu. 

‘’O mahlucuğu, kimsesi göremez!’’

Dayanamayan gençlerden birisi, kabak tadı veren sohbete son noktayı koydu: 

‘’Gendi da rüyasından görür zaten!’’

Hemen herkes, sözleşmişçesine bulundukları mekanı terk etti. Ve evlerine doğru savruldular!

En son ayrılan Feyzullah oldu. Sol göz kapağının kası yine düşmüştü. 

Tek düşmeyen, hayallerinin yüksekliğiydi. Abartılı hayalleri olmasa, bir ‘’hiç’’ bile olmayacağını neden kimse anlamıyordu?!

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar