Kaçak Göçek Aşk!..
Reklam
  • Reklam
Gülsade Bayboğa Soykök

Gülsade Bayboğa Soykök

Kaçak Göçek Aşk!..

09 Şubat 2019 - 09:19

Sabah sekiz akşam beş mesaisinin başlamasından bitimine dek, hatta öğlen arası o iki masum seviliyi, mutfak penceremizin 10 metre ilerisindeki duvarda oturur vaziyette görüyorduk. 

Yaz-kış hiç usanmadan, sırtları bize dönük vaziyette oturuyorlardı. 

Onları ilk kez gördüğümde; biri siyah diğeri beyaz iki sokak kedisinin, sırtları dönük, kuyrukları tünedikleri duvardan sarkık vaziyette birbirilerinin omuzuna patilerini atmış bir halde, dolunayı seyrederlerken ki pozlarının olduğu çarpıcı kartpostalı aklıma geldi…

Dünya umurlarında olmayan masum iki sevgiliyi tabii ki ‘’dolunay’’ vakti görme olanağımız yoktu. Onları sadece mesai saatlerimiz içinde, o da işten güçten ne kadar fırsat bulabilirsek, mutfağa bir bardak su içmeye zar-zor yetişirsek, ancak göz hırsızı bir bakış atmamızla görebildik. 

Onlar, nasıl öğrencilerdi anlayamamıştım. Ya çok zengindiler ya da sokağa atacak paraları boldu. Derse girdikleri yoktu. Arada ellerinde yiyip içtikleri, bir-iki parça yemişin dışında pek bir şey de görmemiştik.. 

Kız öğrenci türbanlıydı. Erkek, büyük bir olasılıkla Pakistanlıydı. Koyu bir Müslüman olan ve insanlığı eşsiz Sudanlı başarılı Gastroenteroloğumuz, o iki sevgiliyi gördüğü ilk anda öylesine kontrolsüz bir tepki göstererek, 

‘’Aaa!! Hemşiranım, bu öğrenciler ne yapıyorlar öyle?!’’ diyerek, cama istemsizce öyle bir yapışmıştı ki; gülmeden şu yanıtı verebildiğime şaşırdım: 

‘’Dr. Bey, şimdilik kötü bir gidişatları yok. Garipler, sadece ısınma turlarıyla sevişmeye çalışıyorlar!...’’

İnsanların kültür farklılıklarını iliklerime kadar hissettiğim başka bir olay da aynı görüntüye şahit olduğumda Danimarkalı Göğüs ve Alerji Hastalıkları Profesörümüzün, elindeki nescafe fincanını onların şerefine doğrultup, gülümsemekle yetinmesi olmuştu!..

Kuyruğunu yakalamaktan aciz olduğumuz günler, göz açıp kapayıncaya kadar birbirini kovaladı. Duvarın üstündeki sevgililer, artı orasını iyiden iyiye mesken edinmişlerdi..

Bir gün dayanamayıp yetkili ve çalışkan bir erkek personele, şöyle diyecek olmam icap etti: Üstüme vazife olmasa da bunu görev bilmiştim sazanca bir iç güdüyle..

‘’Mustafa bey, bir saniyeliğine mutfağımıza kadar gele bilir misiniz lütfen?’’

‘’Medikal buzdolabınız mı arızalandı hemşiranım?!’’ 

‘’Bozulan, hiçbir şey yok! Her şey tıkır-tıkır işliyor maşallah!’’

Söz konusu personel, mutfağa girince camın dibine kadar gitmesini rica ettim. Dediğim yere kadar gelince de, 

‘’Duvarın üstünde, her hangi bir şey görüyor musunuz?’’ diye sordum. 

Uzunca bir süredir yaptığım meslekte; yaşadığım absürt olaylar, benim gerekli gereksiz gördüklerimi, başkalarının görme meraksızlığı ve aczi olabileceğini de öğretmişti..

Hemen herkes, her şeye maydanoz ve golyandro olmama hakkını kullanma lüksüne sahipti. Sıra onlara da gelene kadar, her hortum ve fırtınayı atlatırlardı evelallah!

Belenler bilir, kediyi de öldüren meraklı değil miydi?! Düşüncelerimi, erkek personelin konuşması kesti: 

‘’Duvarcığın üstünde, bir bayan bir de erkek görüyorum’’

‘’Pekala, o gördükleriniz ne yapıyorlar söyleye bilir misiniz bir zahmet?!’’

Bu can alıcı sorum üzerine, tekrar bir daha baktı. İşin garipliğine bakın ki, o güne kadar sınırlarını zorlamayan sevgililerin, o an itibariyle işi iyicene azıtacakları tutmuştu!

Kız; delikanlının elindeki cep telefonunu almaya teşebbüs ederken, oğlan kızın bluz düğmelerini üstten başlayarak, teker-teker açmaya başlamıştı bile!!

erkek personel kendisini, umduğundan daha çabuk toparladı: ‘’Bilin hemşiranım, şimdi güvenliğe haber verip onları duvarcıktan indirtecek olsak, daha tenha köşeciklerde kim bilir neler yapacaklar?!’’ 

‘’Yani uygun ve rencide etmeyen bazı önlemler alınmasına, ön ayak olmayacak mısınız?!’’

‘’En doğrusu, onları kendi hallerine bırakmak!.’’

Bir daha da duvarda tüneyen sevgililerin, ne yapıp ettikleriyle ilgilenecek en ufak bir keyfim dahi olmadı. Yaklaşık, üç hafta sonrasına kadar..

Bir öğleden sonrası, mutfağa uğradığımız ender zamanlardan birinde, iki güvenlik görevlisinin, parmaklarını öfkeyle sallaya-sallaya onlara doğru  ok hızıyla ilerlediğini; neye uğradıklarını anlamayan sevgililerin, duvardan apar-topar indirildiklerini gördüm!!

Benden beter hangi ‘’münafık’’, bu işi kökten halletmişti? Şikayet, kime iletilmişti? Mutlaka bizim üstümüzdeki katlardan da bir şeyler görülüp, nahoş durumu çözümleme yoluna gidilmişti..

Bu öngörümde de yanılmamıştım. İkinci kattaki Onkoloji bölümüne bir hasta ziyaretine giden sevgili Başhekimimiz S…. Hanım; çok net bir biçimde onların cilveleşmelerine şahit olunca, kızılca kıyamet kopmuş!..

Vallahi, ben duyduklarımın en masum yalancısıyım. Başhekim, 

‘’Bu rezalet de nedir? Kimse, neden bir şey söyleyip yapmıyor?’’ diyerekten, hemen danışman hanımlara arattırdığı güvenlik görevlilerine, gerekli talimatlarını vermiş!!

Artık, o boynu bükük duvarcığın üstü bomboş. Ne kedilerin ne de gariban sevgililerin uğrak yeri.. Öylesine alışmış ve tiryakisi olmuştuk ki kaçak göçek aşıkların. Ancak onları yitirince, yokluklarının depderin acısı yüreğimize çörekleniverdi!...

Darmadağınık ve ruhu tarumar bir vaziyette eve gittiğimde, kızımla aramızda şu dialog geçti: 

‘’Anne, sen hiç aşık oldun mu?’’

‘’Tabii ki hayır. Bunu sorgulamak da nerden aklına esti?!’’

‘’Yalan söylen!.’’

‘’Vallahi, doğruyu söylüyorum. Ben anlamam allengirili o işlerden!’’ dedim ve ekledim: ‘’Anlayanların da ne anladığını anlayabilmiş değilim!..’’

‘’Madem öyle den, babamı nasıl oldu da aldın?!’’

‘’O, bana aşık oldu. Babanın gözünde astigmat rahatsızlığı varmış. Körü körüne, vurulmuş garibim bana!’’

Karnını tuta-tuta güldü. Yine de ergen aklına yatmayan şeyler vardı.

!!Anne, hiç kalbin çarptı mı?’’

‘’Evet!Sekiz yaşımdayken..’’

‘’Durduk yerde, kimin yüzünden çarptıydı?’’

İlkokuldayken sınıf arkadaşımdı Mehmet Ç…….Y. Yeşil gözlü ve beyaz tenliydi. Üst mahallede otursa da uzak komşuyduk aynı zamanda. 

Ellerimizde taşıyamayacağımız çantalarımızı sırtımıza vurarak, kapkara önlüklerimizin, beyaz ucu dantelli yakalarımız ve hep bir numara büyük gelen ayakkabılarımızla, nefes nefese up-uzun dik yokuşları çıkmaya çalışırdık!..

‘’Anne, neden kalbini çarptıran o çocuğu almadın da babamı aldın?!’’

‘’Anlamazdım ki! Ertesi sene o şehirden tayin olunca, sonsuza dek bir birimizi kaybettik!’’

‘’Hala, babamı niçin aldığını söylemedin!...’’

‘’Ahh güzel kızım, baban tıpkı Mehmet’e benziyor’’ dedim ve ekledim: ‘’Ama bir fark var aralarında..’’

‘’Nedir anne, çabuk söyleyesin!’’

‘’Sekiz yaşımdayken ve ruhum küresel ısınmayla henüz kirlenmemişken, kalbim onun sayesinde öylesine masum atardı ki!..’’

‘’Eee, babam kalbini attırmıyor mu?’’

Derin depderin bir iç çektikten sonra, hayal kırıklıklarıyla dolu yanıtım kızımın suratında tokat gibi patladı: 

‘’Baban sadece kanımı beynime sıçratıyor. Yeşil gözlü, tipsiz çiyan ne olacak?!’’

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar