Masalı bitiren uslanmaz gönüller!..
Gülsade Bayboğa Soykök

Gülsade Bayboğa Soykök

Masalı bitiren uslanmaz gönüller!..

16 Mart 2019 - 07:40

Genç hanımın yüreği; hiçbir kötülüğe yer vermeyecek şekilde, kalben inandığı yaradan tarafından özene-bezene yaratılmıştı.

Sarsılmaz inançları oldukça kuvvetliydi. İyi niyetinden çoğu kez çevresindeki vicdansız, çiğ yürekli, sömürgen ve açıkgözlerce ‘’aptal’’ ve ‘’sazan balığı’’ yerine konuyordu.

Ama sonunda manevi olarak kazanacak olanın kendisi olacağına, ne yapıp edip mantığını inandırıyordu. Bunu yapmaya zorlandığı ender zamanlarda ise, işi Allah’a havale ediyordu. İnancına göre yüce yaradan, gereğini en adilane şekilde düşünür ve yapardı.

Genç hanım dediğime kanmayın. Yolun yarısı sayılan otuz beşine merdiven dayamıştı. Onu gören herkes: 

‘’Yaşını hiç göstermiyorsun vallahi şekerim!’’ türünden iltifat etseler de, her şey ayan-beyan ortadaydı. Cildi, çorak topraklar gibi kuruyup çatlamıştı. Diş etleri, özel diş macunlarına ve tedavilerine rağmen hastaydı. Sıkça kanıyordu.

Gözlerinin o huzur veren kutsal yeşili, unuttuğu bir tarihten beridir eski parlaklığını saçmıyordu. Kemikleri; tüm yenilgilerinin ve yorgunluklarının vekaletiyle, sızım-sızım sızlamaktaydı!

En kötüsü de granit kayaları çatlatan, eski sabrının kalmayışıydı. O tükenmez sandığı, sabrının rezervi sonunda erimişti. Artık, eften-püften sebeplerle dertlenenlerin zırvalanmalarını da can kulağıyla dinlemiyordu..

‘’İç huzuru’’, hiç mi hiç kalmamıştı. Zor uyuduğu zamanlarda kötü düşler, ter içinde bırakan kabuslar görüyordu. Üstelik hiç birisinin de hayra yorulacak bir tarafı yoktu. 

İkinci nişanlısı; ona insan gibi davranmıyor, her arayıp sormasında kavgayla ayrılmaları, artık aile, eş, dost, arkadaş ve iş yerindeki çalışanlarının bile garibine gitmiyordu!.

Birinci nişanlıya ne olduğunu, siz de merak ettiniz herhalde. Sıkıntılı bir gününde çok ısrar edince, onu da anlatmaktan sıyrılamadı.

İlk nişanlısı olan delikanlı, yaşadığı Türkiye’deki askerlikten yırtmak ve ‘’Afrodit’in Adası’’ Kıbrıs’a gönlünce fink atmak için, buradaki üniversitelerden bir tanesinde, sözüm ola okumaktan ve ilim-irfan sahibi olma derdindeymiş.

Altında, ayağını yerden kesecek son model ekzozu çayırdak arabası; cebinde bol parası-kredi kartları olan, bambaşka dünyadan öte, keşfedilmemiş gezegenin insanıymış adeta.

Aslında çocuk, her zengin zümrenin fertleri gibi anasının gözüymüş! Onca çıkarcı insanın arasında bu kimselere benzemeyen saf görünümlü minyon kıza, grupça gittikleri pastanede görür görmez vurulmuş!

Kısa sürede, her ikisi de ailelerinin onayını almadan, kendi aralarında coşku içinde nişanlanmışlar!!

hakan adındaki nişanlı, Zehra’yı dikkate alan tek insanmış! Bir şekilde ailelerinin kulağına giden nişanlılık meselesi, zengin tarafın tepesini attırmaya yetmiş. Tanıyıp etmeden kızı, ‘’zengin avcısı’’ olarak gören aile, işi kökünden halletmek için, önce özel dedektife ve de sonrasında mafya’ya başvurmaktan hiç çekinmemişler!

Zehra, ‘’Nereye gidersem gideyim, sürekli takip edildiğimi hissediyorum’’ diye acıyla söylendi.

Aşıkların klasik Türk filmi hikayelerindeki gibi, ne yazık ki daha fazla baskılara karşı koyamayacakları tutmuş ve dikenli yolları, çatal çatal ayrılmış. Hem de bir daha kesişmemek üzere..

Hakan, ömrü boyunca bir daha böylesine rafine edilmemiş, saf bir sevgiyi bulamayacağına adı gibi eminmiş.

Ait olduğu alt sınıfının ezikliği; iliklerine kadar hissettirilen Zehra ise, bir daha onun gibi gönlü ve cebi zenginini bulamayacağını biliyormuş..

Taa külkedisinden bu yana kabaklar tatlı, fareler ise oyuncak yapılıyormuş artık. İnanılması güç masalı bitiren de bu olmuş. Aldıklarını anılarla dolu hediyeleri bir birilerine verir vermez, kaderlerinin çala-kalem çizdiği yollarına, gecikmeden koyulmuşlar!

Zehra, derin ve içli bir nefes çektikten sonra, şimdiki nişanlısıyla nerede ve nasıl tanıştıklarını anlattı.

Delikanlı, isim yapmış ünlü bir pastanede canı burnunda karın tokluğuyla hoşnutsuzca çalışıyordu. Tutturamadığı, ıskaladığı hayaller kuruyor, onları gerçekleştireceğim derken, zaman ve üç kuruşluk paraları, ozon tabakasına karışıyordu. Kavgaları, hep bunun üzerinde atlıkarınca gibi dönüp duruyordu.

Hırslı ve şanssız delikanlı, Zehra’dan tam 10 yaş küçüktü! Ve ailesine, sımsıkı vantuzlayan ahtapotun sekiz kollarıyla bağlıydı. Özellikle annesinin sözünden, asla çıkmıyordu. Bulduğu her fırsatta sıradan yaşam koşuşturması hakkında rapor veriyor; nafakasından da gönüllerini alacak bir miktarı banka havalesiyle Türkiye’ye gönderiyordu.

Anasının hayır duasını alan, emdiği sümüklerin karıştığı gazlı sütün helal olduğunu sanan her evlat gibi, iç huzurunu böylece garantiye alıyordu. 

Zehra’nın nişan törenlerinde çekilmiş fotoğrafı, her şeyi anlatmaya yetiyor da artıyordu bile! Siz hiç otoritesi yerinde bir kaynana adayı kadının; nişan töreninde gelin adayına takı takarken, kafasını arkaya çevirdiğini, meymenetsizlik akan, esmer suratını da astığını gördünüz mü?!

Başta da sözünü ettiğim gibi, kızcağız kötücül ve akla ziyan düşler görüyordu. Aslında hayra yorumlayacak bu karabasanları görmemek için, kaç gece uyanık kalmayı denemiş, bunun sonucunda da garipçik gündüz hayaletine dönüştü..

Zehra’nın kulağına, nişanlısıyla ilgili ihbarlar yağmaya başlamıştı. Önce, ona toz konduramadı. Başka kızlarla, plajlarda yağlanarak güneşlenen o olamazdı!

Zira, yeterince esmerdi. Güzelim Kıbrıs güneşinin altında yanmaktan çok, gölgelenmeye gereksinimi vardı. Düşmanların, gözü kör olsundu. Kimin mutluluğunu çeke bilirlerdi ki?!

Zehra, kendisiyle ilk kez ciddice yüzleşmeye başladı. Namussuz değildi. Kimsenin yuvasını başına yıkmamış, adını lekelememişti. 

Çirkin hiç değildi. Üstelik Devlet memuru olduğu için, hatırı sayılır bir maaşı bile vardı. Oysa ki bu ona, bir üstünlük sağlamıyor; demek ki yok yere karşısındakini komplekse sokuyordu. 

Göz kırpmasından harcanan sekiz yılın sonunda, hır-gürlerin tansiyonu zaman zaman artıyordu. Kızın saftirik yüreği, kin tutmadığı için her ciddi hareketi ve şiddeti içine gocunmadan sindire biliyor; her yeni günle hoşgörünün taş plağını antika gramafonuna koyarak, pembe düşlerin koynunda yalpalıyordu. 

Buluştukları sıradan bir gün, nişanlısının cep telefonuyla oynamaya başlayan Zehra, hiç görmemesi gereken mesajlara ve numaralara girmesin mi?

Japon harikası teknolojinin afişe ettiği, kışkırtıcı, ayartıcı ve raydan çıkartan ne haltlar yendiyse, ayan-beyan ortaya saçılmasın mı? Eyvah ki ne eyvah?!

Oltaya gelen diğer kurban özel ama bir o kadar da kalitesiz hediyelik eşya satan bir iş yerinde, tezgahtarlık yapıyormuş. 

Çılgın rakibe; zamane genç kızları gibi, düşük bel pantolon giyiniyormuş. Nasıl giyinip de beceriyorsa, iç çamaşırı her iki cepheden de belli oluyor, takviyeli balkonlarından akciğerleri fırlayacakmış gibi öne kaykılıyormuş.

Saçları, sokaktaki malum çoğunluk röfleliymiş. Kızın Kürt kökenli olduğunu öğrendiğinde, ne büyük şaşkınlık yaşadığına bir tek yaradanı şahitti. 

Namusları uğruna ölen/ öldüren o saygın Kürtlere, kıran mı girmişti? En hafif meşrep olanı, niye ona denk gelmişti ki?! 

Kızın, telefondaki görüntülerine bakarak anlayabildiği kadarıyla, Türkçe ve Kıbrıs şivesini alayvari tarzda konuşmasına ne kadar çabaladıysa da anlam verememişti.

Böyle davranmakla, stil sahibi falan olduğunu mu zannediyordu budala?!

Zehra bir süre: ‘’Benden tek farkı gençliği!’’ deyip, avunmaya çalışıp durdu. 

Gençliği, hafife almak da ne demekti? Kimin cebinde, kullanılmayı bekleyen garantili beş-on yılı vardı? Bugün vardık, yarın yokduk.. İşte Zehra, sonunda sazanca aldatılmıştı. Fallar vasıtasıyla, hacı-hocaların muskalarıyla uyarılıp korunmuş (!), ama her şeye rağmen inanmamakta direnmişti!

Sonunda, onca uğraştan sonra T.C. Elçiliğinden alınan, nikah tarihini iptal etme gereği bile duyulamadan, sallantıdaki ‘’nişan’’ bozuldu!!

Zehra, yüzük de dahil, alınan tüm hediyeleri iade etti. Yüklü beddualarını hiç esirgemedi bu kez. Allah yarattı demeden verip veriştirdi. Oruç tuttuğu zamandan beridir de göz yaşları dinmek bilmiyor hala..

Zehra, depresif olduğu bir gün çook uzaklara dalarak,

‘’Onu aklımdan, parmağımdaki halkadan ata bilirim, ama içimdeki yanardağdan atamam asla!..’’ diye itirafta bulundu. Ne kadar çaresizdi?

Ona, istemeyerek de olsa hak verdim. İnsanın içindeki o sönmeyen yanardağ, için- için yanardı. Hiç ummadığın bir anda hem de yaşın ve için geçmişken, faaliyete geçer de kimsecikler beğenmezdi..

Sıradan bir mesai gününde, Zehra’nın telefon geçmiş yılın Eurovizyon birincisi Yunan şarkıcının söylediği melodiyle ortalığı yırtarak çaldı: İlk anda açıp açmamakta tereddüt ett.

Derede, tedbirsizce yüzen yeşil başlı ördekten daha çok şaşkındı.

Eli, ayağına dolaştı istem dışı. Kalan kıt aklıyla, ayrıldığı nişanlısı Aytuğ’un doğum gününü kollamış; ettiği içten bedduaların üstüne tibeks çekerek, çam sakızı bir hediyeyi, kuryeyle iş yerine göndermişti!

Bakalım, Aytuğ ne tepki gösterecekti eski günlerin hatırına?!

‘’Aşkın gözü kördür’’ diyenler, yerden göğe kadar haklıymışlar meğer. Zaten bilimsel olarak da bu teori kanıtlanmamış mı?

aşık olanın gözü, mantığını devre dışı bıraktığından dolayı, her şeyi göremiyormuş.

Sizler hiç ömrünüz boyunca; tezeğe değil de ota konan kelebekten daha uzun ömürlü bir gönül gördünüz mü Allah aşkına?

Ben görmedim vallahi. Gören varsa, beri gelsin!!

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar