Lefkoşa'nın halleri
Serkan Soyalan

Serkan Soyalan

Lefkoşa'nın halleri

08 Kasım 2018 - 07:45

   Kıbrıs adasının ortasında yer alan, ortadan ikiye bölünmüş bir başkenttir Lefkoşa. 

   Adanın en kalabalık kenti olması nedeniyle de can damarı fonksiyonunu da taşımaktadır, Akdeniz’in bu küçük ama dertleri büyük kara parçasında.

   Adayı ikiye bölen Yeşil Hat’ın ortasından ikiye bölünen kentinde kısa bir yürüyüş yaptık, Şehir Plancıları Odası Başkanı arkadaşım Merter Refikoğlu ile beraber.

   Zorlasak bir kilometreyi bulan kısa yolculuğumuzda gördüğümüz aksaklıklar ve yanlış uygulamalar bizleri üzse de, tarihsel yapılara ve dokuya verdiğimiz bu tahribatların geri dönüşünün olup olmadığı da çok önemli tartışma konularından biri olarak karşımızda duruyor.

   Binlerce kez geçtiğimiz yollardan bu kez farklı bir gözle geçtik ve ince ince yürüdüğümüz güzergâh üzerinde her bir noktayı iyice inceledik.  Etimolojiye baktığımızda şehre eskiden “Lefkosia”, “Nicosia”, “Ledra” , “Ledron”, “Letra” denildiğini biliyoruz, ancak 18’inci yüzyılda Kıbrıslı Rum tarihçi Archimandrite Kyprianos, Lefkoşa’nın bir diğer adının da “Photolampos” olduğundan bahsediyor. Yani “Işıkla Parılayan”. Acaba Kyprianos şimdiki Lefkoşa’yı görse bu kadar emin konuşabilir miydi? 

   Neolitik Çağ’dan günümüze yerleşik yaşamın bulunduğu Lefkoşa’da Çetinkaya Spor Kulübü’nün bir dönem antrenman sahası olarak da kullandığı, şimdilerde de araçların park ettiği hisarın altına park ederek arabamızı ağır ağır yürüdük sur içine.

   Daha aracımızı park eder etmez karşımıza çıktı yol kenarlarında araçların parkını engellemek üzere yerleştirilen beton engeller ve düzenlenen uluslararası ralliden kalan beton atıklar. Hisarın üzerine baktığımızda kirden ve otlardan çirkin bir manzara da cabası. 

   Biraz daha yürüdük ve tarihi hisarların üzerine spray boyalarla yazılmış sloganlar ve isimler turistleri ağırladığımız bu noktaları içleri acıtan bir hale sokuyor.

   Hisar altının kirli olması ile ilgili yetkilileri suçlayabiliriz ama o duvarları kazıyanları ve boyalarla kirletenler de bizleriz.

   Az biraz daha yürüdükten sonra karşımıza çıkan Lefkoşa’nın bilgilendirici şehir haritasına baktığımızda, güneşten solmuş, yıpranmış ve üstü tahribata uğramış olduğunu görüyoruz.

   Ve Lefkoşa Kaza Mahkemesi’nin önüne geldik ağırdan. Yol üzerinde Lefkoşa sevdalısı Haşmet Gürkan’ın büstünün ve çevresinin ne kadar da bakımlı, temiz ve tertipli olduğunu görüp sevindik. Hemen karşısında bir de kaçaklarla büyümüş bir bina gördük.

    Sarayönü Meydanı’ndaki renk cümbüşü, karmaşa oranın dokusunu hissetmek için gidenlerin midesini bulandırırken, ne o dokunun ne de tarihin keyfini alabiliyorlar. 

   Rengarenk şemsiyeler ve güneşlikler, bir tabela kıyameti, her telden oturma grupları, çoğunluğu ağızları açık çöp konteynırları, meydanın dışına bakan oturma bankları, vs… Orada gördüğümüz bu kötü örnekleri daha da sıralayabiliriz.

   Asıl üzüntü verici olanı da, buraların daha da güzel olabilmesini için yapılması gerekenlerin çok da meşakkatli işler olmamasıdır. Yani o şemsiyeleri yapmak, yaptırmak zor bir iş değil. Ya da kaldırım, çevre düzenlemesini yapmak… O reklam tabelalarını da standarta oturmak da zor bir iş değil.

   Bunları yetkililerden beklerken, bir de bizlere düşen görevler var. Hem de sadece Lefkoşa özünde değil, tüm ada genelinde. 

   Biz bu meydanlara, çevremize, tarihi dokularımıza sahip çıkmalıyız. Yaşam alanlarımızı, temiz tutup kirletmemeliyiz. Ve yaşayabilir şehirlerde, nefes almamızı sağlamalıyız… Her şeyi yetkililerden beklemeden, her yapılanı kimsenin yanına bırakmadan… İstemeli ve hesap sormalıyız…

   Görme engellilerin kılavuz yolunun üzerine masa-sandalye koyanlar bizleriz… tarihi duvarlara hunharca çiviler ve demirler çakan bizleriz… Sağı solu yıkıp döken bizleriz… Çöplerimizi çevreye saçan da bizleriz… O yüzden önce bizden başlamalı duyarlılık ve dalga gibi büyümeli.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar