Rakı muhabbeti
Serkan Soyalan

Serkan Soyalan

Rakı muhabbeti

16 Mart 2019 - 07:42

   Severim rakıyı, rakı sofrasını da…

   Keyif alırım demlenirken, rakının su ile buluşup beyazlanması ayrı bir keyif verir bana.

   Rakının yanında öyle çok yiyecek aramam, biraz yoğurt, beyaz peynir, zeytin ve humus yeter… Ha eğer közlenmiş patlıcan ve ezme de olursa tadından geçilmez.

   Bazen keyfim olursa su katmadan içerim rakıyı, genellikle de buzsuz içerim.

   Her yerde de içerim yani, ayırmaksızın. Ancak denize nazır daha güzel içerim.

   Şimdi böyle güzel bir rakı muhabbetiyle giriş yaptıktan sonra, şairlerin rakıya değindiği dizelere bakalım.

   Ne demişti büyük usta Nazım rakı için, “Bu meret öyle bir merettir ki / acıyla içilir, tatlıyla içilir, /neşeyle içilir, ağlayarak içilir, /kavunla içilir, peynirle içilir, / ikisi beraber çok güzel içilir, / yemekle içilir, mezeyle içilir, / suyla içilir, susuz içilir,/ sodayla içilir, şalgamla içilir./ Ama işte, bir tek salakla içilmez...” Çok da güzel özetlemiş.

   Yine Türk edebiyatının dev isimlerinden Edip Cansever, “Bu Gemi Ne Zamandır Burada” isimli şiirinde  Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye / İçerde üç beş kişi / Yalnızlık üç beş kişi / Bir kadeh rakı söylerim kendime / Bir kadeh rakı daha söylerim kendime /-Söyle be! ne zamandır burda bu gemi / -Denizin değil hüznün üstünde” sözleriyle rakı ve meyhaneye değinir.

   Sait Faik Abasıyanık da yazdı rakıyı “Arkadaş” şiirinde ve şu dizeleri kullandı “Bugünlerde bir akşam, şehrin aynalı gazinosuna ve aynaların içine / Selim-i salis gibi oturacağım. / Önümde rakı… dışarda akşam. Akıntı, kayıklar ve gelip geçen… / Meyhanenin kapısından, iki elini gözüne siper edip bakan birisi; / “Bu herif aşık” diyecek. / Saçları perişan, dudakları mürekkepli, hali bencileyin serseri bir kızı / Büyük bir sandal /Akıntının içinden çekip / Rakı kadehimle benim arama bırakacak”.

   Oktay Akbal, 1 Eylül 2013 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde rakı ve rakı sofrasını şu sözlerle aktardı okuyucularına “Rakı insanların hem dostu, hem de bazı kişilere göre düşmanı. Böyledir, ama içmesini bilirsen. Rakı, şarap, votka, vb. içkiler insanoğlunun ezelden bu yana en yakın dostudur. Rakılı sofralarda nice sorunlar çözülür ya da güncelleştirilir. Rakısever olmak bir kötülük müdür? Evinde çoluk çocuğunu aç susuz bırakıp kendini gece gündüz rakı içmelere verirsen, öyledir. Ama bir iki dostla rakı sofrasında oturup söyleşmenin tadı hiçbir başka şeyde bulunmaz. Ben rakıyı severim. Daha doğrusu severdim. Çok yaşlandık ondan mı, uzak olsun rakı dedim birden. Bugüne kadar nerdeyse can dostum saydığım bir içkiden uzaklardayım. Bir şeyler oldu, ağzımın tadı kaçtı. Demek insanoğlunun bazı yaşlarda tercihleri başka başka. Şimdi damlasını bile istemiyorum. Yine de arada özlüyorum rakı sofralarındaki sohbetleri. Her konudur tartışılan, yaşamın her köşesiyle bucağıyla içli dışlı olmak budur. Rakıyı kendine dost kılmak. Geçmiş günlerde sık sık buluştuğumuz rakılı sofraları anımsıyorum. Günün ünlü şairleriyle, yazarlarıyla. Her kadehi yudumlarken o günler canlanıyor sanki! Dağlarca ile Necatigil ile Cumalı ile Özdemir’le ve daha çok şair arkadaşlarla anılaşan rakı sofraları… Bunca olay bunca çirkin, ayıp, korkunç işlerle tıklım tıklım bir toplumda sen kalk rakının erdeminden söz et. Ey yazar, sen işini bitirmişsin, çekinmen kalmamış kimseden…”  

   Ve uçan kuşların şairi Orhan Veli’yi anmamak olmazdı rakı muhabbeti yaparken… Onun “Eskiler Alıyorum” isimli şiirini okuyalım şimdi; Eskiler alıyorum /Alıp yıldız yapıyorum / Musiki ruhun gıdasıdır / Musikiye bayılıyorum / Şiir yazıyorum / Şiir yazıp eskiler alıyorum / Eskiler verip Musikiler alıyorum./ Bir de rakı şişesinde balık olsam”

   Türk şiirinin devlerinden Küçük İskender de “Alkolü Bırak Beni Bırakma” isimli şiirinde rakı ile aşkı buluşturdu. “O yüzden terk etme beni! /Hayat denilen ameliyata alınırken /Dudaklarından ağzıma ver soluğun narkozu! /Baygın düşelim koşan atları seyrederken/ Fenalık geçirelim bir balıkçı lokantasında / İki yudum rakı arasında! / Çok usta iki satranç oyuncusu gibi oturalım /yatağın başucuna sen ayakucuna ben /bağdaş kurup! / O yüzden terk etme beni! /Parmaklık olsun bedenin /hapsolduğum bu korkunç acıda”

   Peki ya Oktay Rifat’ın “Pembe Yalı”sı okunmaz mı rakı muhabbetinde? Şöyle yazmıştı Usta kalem şiirinde Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı / Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem / Taze ekmek bir parça beyaz peynir / Şimdi olsa şuracıkta rakı içer / Denize mi bakar kim bilir / Ben rıhtımdan suya atlarım / Altımda balıklar / Üstümde bulutlar /Ağzımın kenarında çırpıntılı Boğaz suyu / Pembe yalıya doğru yüzerim”

   Ahmet Rasim 1922 yılında yayımladığı ve anılarını anlattığı “Fuhş-i Atik” kitabının “Dünkü İstanbul’da Hovardalık” bölümünde şu satırlara yer vermiş: “Beş-on gün süren bu bir fincanlık sulu, şekerli keyif haddini aşmaya balayınca Rasim’in validesi, “Seni yarın sabah Zühdü Efendi istiyor” der. Zühtü Efendi, ailenin en yaşlı, en sözü geçer kişisi. Giyinir gider, “Gel bakalım bizim Bekri molla!” deyince çakarken çakıldığını anlar Ahmet Rasim. “Şimdi beni dinle” der Zühdü Efendi; “Ben elli senedir her gece içerim. Bu tecrübeme dayanarak sana dedim ki; ne zaman rakı kadehini eline alırsan, kalben: Aman yarabbi, beni rezil etme” diyeceksin, ondan sonra içeceksin. Haydi şimdi git. İçebilirsen elli okka iç!” Ve Ahmet Rasim yorumu: “Meğer valideciğim, yüzüme söylemeyeceklerini bizim kalender meşrep ihtiyara ısmarlamış, fakat aramış aramış da nasihat vericinin en hovardasını bulmuş!” 

   Refik Durbaş ise “İstanbul Hatırası” isimli şiirini şu satırlarla rakılı hale getirir: “Akşam gülkurusu rengiyle / Daha inmeden Haliç’e / İnilirdi Eşref Şefik’in meyhanesine /Çay tabaklarında pilaki, fava / turp salatası, beyaz peynir / sakız rakısı ve Taşdelen suyu.”

   “Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölmezsin” diyen Cemal Süreya da “Hatay Meyhanesi”nde şöyle yazar:  “Ben o ligde oynamaya başladığımda, rakının iki takımı vardı… Biri Kulüp Rakısı, diğeri Yeni Rakı… Babalar, Yeni Rakı içerlerdi, paralılar Kulüp… Altınbaş Rakısı’nın çıkışı çok sonralarıdır… Efe Rakısı’nın ardından, sırada Çilingir, Sarı Zeybek rakıları varmış diye duydum… Şimdilerde de tam zamanıdır hani… Palamudun, lüferin, rokanın eli kulağında hani… Rakı, iyi hoştur da zahmet ister… Muhabbet ister… Zaman ister… Meze ister… Şarapçı Pano’da, 14 numara şarap içer gibi içilmez… O saygı ister… Yol-yordam bilmek ister…. İçmesini bilmeyeni, sürüm sürüm süründürür… İsmini unutturur… Yolu yok, onun karşısında haddini, hesabını bileceksin… Rakının kokteyli imiş… Rakı öyle ayakta, iki dakika içinde yudumlanacak içkilerden değildir, bir ritüeli vardır…

   Bakın bizim mizah yazınımızın ustalarından Akbaba Dergisi’nin sahibi Yusuf Ziya Ortaç, nasıl anlatır rakı içmeyi; işin içine Ahmet Rasim üstadı da katarak: “Bu akşam gün batarken gel…/Sakın geç kalma erken gel…” İşte o Ahmet Rasim… Çok yıllar önce güzel bir bahar akşamı… Büyük Millet Meclisi’nden çıktık… Anadolu Kulübü’nün mermer holünde Falih Rıfkı Atay ile karşı karşıya oturuyoruz. Önümüzde bir tabak fıstık, iki kadeh rakı var. Oradan geçen Kayseri Mebusu Ömer Taşçıoğlu, şöyle bir bakıp Garson dedi. “Beylere iki marul getir benden” ve ekledi, “Hiç yakıştıramadım sizlere. Bu mevsimde fıstıkla rakı içilir mi?” Hakkı vardı adamın, tabii içilmezdi.

   Yokuşumuzun ünlü yazarı üstat Ahmet Rasim, ömrü boyunca iki şeyi elinden bırakmamıştı: Kadehi ve kalemi…. Bir gün, “Rakı nasıl içilir, size anlatayım” demişti. “Önce unutmayın, rakının kendisinden çok meclisi güzeldir. Tek başına oturup rakı içilmez. Birkaç gönül arkadaşı, kafa arkadaşı olacak. Sonra rakı öyle bir saatte lıkır lıkır içilip kalkılmaz. Sohbeti üç saat, dört saat, hatta beş saat sürecek en azından. Konuşa konuşa, yudum yudum içeceksin. Rakı, mutlaka su ile içilir. En azından güzeli bir ölçü rakı, bir buçuk ölçü sudur. Meze mevsimin meyveleri olacak. Kışın elma, portakal, mandalina. Yazın kavun, çilek, vişne, hıyar, domates ve illa beyaz peynir. Bitti mi? Hafif bir sıcak yemek. En iyisi yağsız ızgara et…”

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar