BM VE AB DE SUÇLU

Nami: “Kıbrıs konusunda Türk tarafının yaptığı yeni hamle ile Anastasiadis’in baskılardan kurtulmasını sağladık ve elimizdeki avantajı kaybettik”


BM VE AB DE SUÇLU

“Kıbrıs konusunda yaşanan bu tıkanıklıkta elbette BM Genel Sekreteri ve BM Güvenlik Konseyi’nin de büyük sorumluluğu var. Aynı şekilde Kıbrıs Konferansına gözlemci olarak katılıp tüm yaşananları doğrudan takip etmesine rağmen Rum tarafına baskı oluşturabilecek hiç bir şey yapmayan AB’nin de sorumluluğu olduğunun altını çizmek gerekir.

 

“KKTC’deki yerli üretimin dışa açılmasında aşılması gereken en büyük engel ambargolar ise TC’den gelen haksız rekabet de ikinci sırada yer almaktadır.”

 

“Türkiye dışında resmi para birimi olarak TL’yi kullanan tek ülke KKTC’dir. Bu durum Türkiye hükümetleri tarafından kendi ihtiyaçları doğrultusunda belirlenen faiz ve kur seviyelerinden KKTC’nin de doğrudan etkilenmesi sonucunu doğurmaktadır.”

 

“Tüm siyasiler ve partiler aynıdır diye bir algı halka sürekli pompalanmaktadır. Bu yaklaşım devam ettiği sürece iyi ile kötüyü ayırt etmek zorlaşır. Eğer gelişmiş ülkeleri örnek alacaksak bunu sadece siyasi partiler için değil demokrasinin olmazsa olmazı olan diğer taraflar için de ölçüt alarak yapmamız ve hepimizin daha iyi çalışması gerekir.”

 

Cumhuriyetçi Türk Partisi Milletvekili Özdil Nami Yeni Bakış Gazetesi’nin gündeme dair sorularını yanıtladı. Özdil Nami, Kıbrıs konusunda Türk tarafının masaya koyduğu modelin Kıbrıslı Türkleri haklı iken haksız duruma düşürdüğünü ve Türk halkının meşru hak ve çıkarlarına büyük zarar verdiğini söyledi. Nami’nin açıklamaları şöyle oldu;

1)Kıbrıs sorununda son yaşananlar ve ne olabilir.

2017’ de çözüm eşiğine getirilen Kıbrıs sorunu Crans Montana’da Rum Lider Anastasiadis’in masayı devirmesi ile son derece ciddi bir açmaza girdi. Türk tarafının kapsamlı çözüme gidilebilmesi için attığı cesaretli adımlar karşılık bulmadı ve bu hem bizde hem de uluslararası alanda derin hayal kırıklığı yarattı. Kıbrıs Konferansında yaşananlar sonrası, sorunla ilgilenen tüm taraflarda Kıbrıs sorununun bugüne kadar sürdürülen yöntem ile çözülemeyeceği ve yeni bir şeyler söylenip yapılması gerektiğine dair bir anlayış oluştu. BM Genel Sekreteri tam da bu amaçla bir özel temsilci atadı ancak Türk tarafı bu fırsatı sonuca gitmek için kullanmak yerine Rum tarafını baskıdan kurtaran bir yola girmeyi tercih ederek artık BM parametrelerini kabul etmediğini ve KKTC ayrı egemen devlet olarak tanınmadan Rum tarafı ile resmi müzakere gerçekleştirmeyeceğini açıkladı. Türk tarafının 2004 öncesi dönemde de bir kaç kez deneyip başarısız olduğu görülen bu politikaya dönmesi hem yukarda sözünü ettiğim hayal kırıklığı hem de Türkiye iç politikasının ve ortaya çıkan siyasi dengelerin bir sonucu. Gelinen aşamada Rum Liderin çözüm yerine statükonun devam etmesini arzu ettiği Türk tarafının da buna uyum sağlayıp statükonun devamına hizmet eden politikalara sürüklendiğini görüyoruz.

Yaşanan bu tıkanıklıkta elbette BM Genel Sekreteri ve BM Güvenlik Konseyi’nin de büyük sorumluluğu var. Aynı şekilde Kıbrıs Konferansına gözlemci olarak katılıp tüm yaşananları doğrudan takip etmesine rağmen Rum tarafına baskı oluşturabilecek hiç bir şey yapmayan AB’nin de sorumluluğu olduğunun altını çizmek gerekir. Anastasiadis masayı terk ettiğinde yaşananları gördüklerini ve Kıbrıs Türk tarafını yalnız bırakmayacaklarını söyleyenler daha sonra en azından üzerimizdeki izolasyonların kaldırılmasına yönelik Annan Planı sonrası attıkları kısıtlı adımlara maalesef yenilerini eklemediler. Halbuki bunu yaparak Rum Lidere müzakereleri yıkan adımlarının maliyeti olduğunu gösterip daha sonraki süreçlerin sonuca gidecek şekilde kurulabilmesinin zeminini hazırlayabilirlerdi. Yine de Türk tarafı serin kanlı şekilde bir politika ile bu sıkıntıların üstesinden gelebilirdi. Müzakerelerin kaldığı yerden devam etmesine itiraz edip dünyada kabul görmesi imkansız olan iki devlet ön şartı yerine takvimli ve sonuç odaklı yeni bir süreç kurgusu talep edilseydi bugün çok farklı bir noktada olurduk. Bunun yapılmayıp bizi Rum tarafının tanınmış bir devlet bizim ise tanınmamış bir devlet olarak görülmeye devam ettiğimiz statükoya hizmet eden bir politikanın tercih edilmesi bizi haklı iken haksız duruma düşürmüş ve Kıbrıs Türk halkının meşru hak ve çıkarlarına büyük zarar vermiştir.

2. Türkiye ile göbekten bağlı ekonomide son gelişmeler ve bu gidişata alternatif öneriler.

Bilindiği üzere Türkiye dışında resmi para birimi olarak TL’yi kullanan tek ülke KKTC’dir. Bu durum Türkiye hükümetleri tarafından kendi ihtiyaçları doğrultusunda belirlenen faiz ve kur seviyelerinden KKTC’nin de doğrudan etkilenmesi sonucunu doğurmaktadır.

Örneğin TC Hükümeti kendi ihtiyaçlarını karşılamak için borçlanmak yerine para basmayı tercih ettiğinde bu karar piyasada TL bolluğu yaratmakta ve TL'nin değerinin düşmesine sebep olmaktadır. Değeri düşen TL akaryakıt başta olmak üzere döviz ile ithal ettiğimiz her ürünün TL cinsinden bedelini artırmakta yani hayatın pahalı olmasına sebep olmaktadır.

KKTC Hükümetleri artan hayat pahalılığını ödemek zorunda kaldığında ise bütçede açık oluşmaktadır. Açık oluşmaması için tek yol hayat pahalılığı üzerinden devletin vergi almasıdır ki bu da halkı daha da fakirleştiren haksız bir vergidir. Diğer taraftan TC den KKTC ye verilen hibelerin %70lik kısmının savunma bütçesine gittiği geri kalan %30luk kısmının ise büyük oranda Türkiye’den gelip burada altyapıları gerçekleştiren müteahhitlere ödendiği göz önünde tutulunca bu hibelerin TL’de yaşanan enflasyonu telafi edemeyeceği açıktır. Dolar üzerinden verilen krediler ise KKTC’ye borç olarak verilmekte ve bunlar da dolar kuru arttıkça gelecek nesillere daha büyük bir yük olarak aktarılmaktadır. Bu borcun bu güne kadar iadesi istenmemiş olsa bile bu sistemin keyfi ve bizi sürekli TC’ye mali açıdan muhtaç bırakan bir sistem olduğu açıktır. Medeni ülkelerde bu tip para birlikleri resmi anlaşmalar ile yapılır ve başta enflasyon gibi etkileri giderici tedbirler bu anlaşmalara yazılır.

TC ile aramızda bir diğer büyük ekonomik çarpıklık ise dengesiz ticaret ilişkilerinden ve haksız rekabetten kaynaklanmaktadır. Türkiye kendi üreticisini desteklemek için birçok konuda teşvik ve destek vermektedir. Enerji fiyatları sübvanseye edilmekte, son derece düşük faizlerle krediler verilmektedir. KKTC iş insanları ise bu imkanlardan mahrum şekilde TC ile rekabet etmek durumundadır. KKTC’deki yerli üretimin dışa açılmasında aşılması gereken en büyük engel ambargolar ise TC’den gelen haksız rekabet de ikinci sırada yer almaktadır. Diğer taraftan TC’nin KKTC ile serbest ticaret anlaşması imzalamaktan kaçınması aramızdaki bürokratik engelleri de çoğaltmakta ve gümrüklerde önemli tıkanıklara ve istikrarsız uygulamalara yol açmaktadır. Türkiye’den ithal edilen ürünlerin tamir için bile gönderilip geri getirilmesinin ne denli sıkıntılı bir konu olduğu herkesin bildiği bir gerçektir. Özellikle internet üzerinden alışverişin yoğunlaştığı bir çağa girdiğimiz halde hala bu sıkıntıları aşacak düzenlemeler yapılmaması ekonomimizin gelişmesine darbe vurmaktadır.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, bunlar bilinmeyen yada gündeme hiç getirilmemiş konular da değil. 4’lü hükümet dönemi için konuşabilirim. Bu dönemde yukarıda ifade ettiğim tüm sorunlar detaylı şekilde muhataplara aktarıldı ancak çözümleri doğrultusunda beklenen geri dönüşler maalesef alınamadı.

 

3. Enerji sorunu ve çıkış yolu Türkiye'den elektrik getirilmesi vs Bu duruma düşürülen ilişkiler nasıl olmalıdır.

Tüm ada ülkeleri gibi KKTC'nin de enerji üretim maliyetleri yüksektir çünkü ağırlıklı olarak ithal yakıt ile üretilen elektriğe dayalı bir sistem vardır. Bunu kırabilmek için güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kullanımına ağırlık vermek gerekir ancak bunlarda da enerji üretimi doğa koşullarına bağlı şekilde bazen çok bazen de az olabilmektedir. Bu dengesizliği gidermek için ya ülkede daha modern jeneratörler kurmanız gerekir yada TC gibi bir anakaraya enterkonnekte kablo ile bağlanmanız gerekir. Enterkonnekte kablo ile diğer ana karalara bağlanmak Rum tarafının da AB destekli bir proje ile hayata geçirmeye çalıştığı bir projedir. Maalesef karşılıklı olarak verilen siyasi taahhütlere rağmen TC böyle bir projeyi bizimle hayata geçirmekten uzaklaşmış bir durumdadır. Bunda TC’nin kendi ihtiyaçları doğrultusunda şebekesini AB ile bağlamış olması ve AB’nin oluru olmadan bizle bağlantı yapmakta gördüğü riskler yatmaktadır.

KKTC’nin enerji planlaması TC’den enerji getirmek üzerine kurulmamalıdır. Biz başta güneş olmak üzere yenilenebilir enerjiye ağırlık vermek durumundayız. Bunu yaparken de TC ile aramızda ihtiyaç olduğunda elektrik alabileceğimiz, fazlamız olduğunda ise bu fazlayı dışa satabileceğimiz bir kablo bağlantısını yapmak durumundayız. Elbette doğal gaz da bu planlamanın içinde yerini almalıdır. Tüm bunlar çok ciddi maliyetler içeren projeler olmak ile birlikte uzun dönemde kendini ödeme kapasitesine sahip projelerdir.

 

4. CTP bütün bunlara karşı etkili bir muhalefet yapamadığı yönünde eleştiriliyor. Ne yapmalı.

Ben bu eleştiriyi yapıcı bir eleştiri olarak alıyorum. Biz sürekli olarak doğruları söyleyip görevde olduğumuz dönemlerde de gereğini yapmaya çalıştık. Daha iyisini ve fazlasını yapabilmek için de çalışmaya devam edeceğiz. Ancak dünyanın hiç bir gelişmiş ülkesinde bütün iş siyasilere bırakılmaz. Başta basın ve STÖ’ler olmak üzere toplumun tamamına da büyük görevler düşer. Tüm siyasiler ve partiler aynıdır diye bir algı halka sürekli pompalanmaktadır. Bu yaklaşım devam ettiği sürece iyi ile kötüyü ayırt etmek zorlaşır. Eğer gelişmiş ülkeleri örnek alacaksak bunu sadece siyasi partiler için değil demokrasinin olmazsa olmazı olan diğer taraflar için de ölçüt alarak yapmamız ve hepimizin daha iyi çalışması gerekir.