2004 referandumu ve 1 Mayıs 2020


BM Genel Sekreteri'nin adını taşıyan Annan Planının oylanarak reddedilmesinin üzerinden 16 yıl geçti ama tartışmaları hala sürdürülüyor. Annan planının her iki tarafça da kabul edilmesini isteyen var mıydı? Yoksa bir tarafın hayır demesi ile rafa kaldırılacağını bilmiyorlar mıydı, bu planı mucitleri?

Bu planın ABD planı bir projenin ürünü olduğunu defalarca yazdım. Özellikle Türk tarafının "EVET" demesi için ortaya konan gayret ve harcanan para sayesinde bu amacına ABD ulaşırken kazananı yalnızca Türkiye olduğu referandum sonrasındaki yıllarda ortaya döküldü.

Göstermelik olarak yapılan propaganda ile kazanacak olanın, sadece Rum ve Türk tarafının değil,Türkiye ve Yunanistan başta olmak üzere çoğu uluslararası kurum ve kuruluşun da geleceği üzerinde etkin bir fonksiyona sahip olacağı pompalanmıştı.

2004 Referandumunda ABD, BM, AB gibi aktörlerin bu plan üzerinde kafa yormaları bunun en açık kanıtı değil miydi? O günden itibaren yaşananları iyi değerlendirin, Türkiye'den ve Yunanistan'dan daha çok ilgili görünen uluslararası aktörleri iyi takip edin bakalım yolunuz nereye varacak.

Takip ve dikkat edilmesi gereken konulardan biri de şu, Kıbrıs sorunu bitirilerek Akdeniz'de bir barış denizi yaratmak için zaman zaman ortaya konan gayretler de göstermelikti. Türkiye -Yunanistan sorunu görüşmek için bir hamle yapmaya kalksa üçüncü taraflar devreye girerek sorunu daha da karmaşık hale getirdiklerini de gördük.

Türkiye'de yönetime gelerek demokrasi ve barış için çok istekli olduğunun rolünü çok iyi oynayan ve bu referandumda kazanan bu günün Erdoğan diktatörlük reji olduğunu görmek istemeyenler kördür. Erdoğan için amaç hasıl olacaktı, Kıbrıs'ta kaybeden taraf olmaktansa, mevcut durumu korumaya "statükonun'' devamına oynadılar ve kazandılar.

Kıbrıslılar, Evet mi Hayır mı kavgası içinde iken dış güçler ellerini ovuşturarak bu süreci kendileri için Hayır mı şer mi olacağının sonucunu çoktan bilmekteydiler, Kıbrıs'ta gerçek anlamda bir barışı arzulamadılar, istemediler, referandum sadece Türkiye'nin uluslar arası kamu oyunda önünün açılmasını sağladı.

24 Nisan 2004 referandumunda yalnız Ada'daki Kıbrıslıtürkler olmadı aslında Rumlar da geleceklerini tayin güvenceye alamadıkları için tüm Kıbrıslılar olarak kaybeden bizler olduk, kazananlar ortadadır.

***

Koronavirüz salgını dünyamızı ve ülkemizi etkisi altına almayıp evlerimize kapanmak zorunda kalmasaydık bizlerle birlikte bu 1 mayıs’ta da sokağı terk etmemeye, meydanları doldurmaya kararlı birçok cesur ve mücadeleci arkadaşımız vardı.

 2003 yılında adayı bölen tel örgüler üzerindeki engellerden bazıları açılınca ve tüm Kıbrıslı emekçiler ortaklaşarak 1 Mayıslarda alanlara birlikte dolmaya başlar, bu süreçte ortaya konan ortak buluşmalar sayesinde kitlelerin birbirine olan güveni ve saygısını kazanırlar.

 Ama unutmayalım yıllarca birbirinden ayrı tutulan halklar yeniden ayni yolu yürümek için hazır olsa bile önlerine sıra sıra dizilmiş engeller de vardı ve bunlara da katlandık. Kıbrıslılar olarak ütüne üstüne cesaretle saygıyla giderek bir çok tabuyu yıkmayı başadılar.

Değişim ve dönüşüm aradan geçen yıllarda etkisini göstererek konjonktür değişti denilmekte. Ama konjonktür sadece baskının dozuyla ilgili değil, aynı zamanda öncelikler değişti, sola kulak verenlerin beklentileri farklılaştı. Liberal sistemin sağladığı çıkarların esiri oldular.

Eskiden 1Mayıs'larda sokağı terk etmemenin, meydanda olmanın ısrarının anlamı farklıydı.

Bugün pandemi koşullarında, büyük ihtimalle kısmi sokağa çıkma yasağıyla geçecek 1 mayıs’ta emekçiler için öncelik, hayatta kalabilecek koşulların sağlanması, bu talebin olabilecek en yüksek sesle, olabilecek en fazla insana ulaşması.

İşçiler açısından bu talebi dile getirmek, gerçekleşmesini sağlamak bir görev ancak pandemi ortadan kalkınca daha da ağırlaşacağı belli olan çeşitli baskı koşullarına hazırlık yapmak da bir zorunluluktur.  Bu yıl için yapılan öneriler arasında sık sık, balkonlara kırmızı bez asmak, balkondan 1 mayıs marşı söyleme fikrine rast geliyorum.

Bu eylemler, “bu evde en az bir muhalif, bir solcu yaşıyor” un ötesinde bir söz söylemiyor bence. Yıllardır, bu düzene sırtını yaslayıp solculara karşı suç işleyen binlerce sağcı erkek olduğundan hiç şüphem yok.Her şeye rağmen evet, varız ama varlığımızın anlamlı olması, daha önemlisi, emekçiler için anlamlı olması için, onların gerçekçi talepleriyle buluşmak gerekiyor.

Bunu başarabilecek yöntem ve eylemler, başta sendikalar olmak üzere emekçi örgütlerinin oluşturacağı bir ortak aklın ürünü olabilir ancak. buna çok ihtiyacımız var, bu 1 mayıs’a bambaşka koşullarda giriyoruz, kutlamamız da bambaşka olmalı.