Yitirdiğim zamanlara acımasam ne olur?


“Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik. Ancak çok basit bir şeyi unuttuk, farklılıklarımızla bir arada yaşamayı…"

Bazı değerleri kimi yaşayarak öğrenirken, bazılarının da kıymetini kaybedince anlarız. Bu ada insanı olarak çok zor günlerden geçerek bu güne geldik. Sanırım sıkı bir baskı ortamında ve bambaşka koşullar altında boğulmuştuk ki, her nesil bir öncekinden de daha kötü bir noktada teslim etti yaşam biçimini.

Bir zaman geldi ki, gençlik dönemi başlar ve sanırım  bende şekillenen sol düşünce ile biraz çetrefilli bir yolla tanışmam böyle oldu.  Neticede hayatını emek üzerine kurmuş birisiydim, ben yaşamamış olsam da yazılanlar o kadar içime işlemişti ki, sonraki iki senelerde hayatıma yön verecekti.

***

Hakkını yememek gerek, hayatta bana kesinlikle o sol değerleri aşılayan, Rum-Türk yurtsever ilericiler olduğundan her şey bir yana, Liberalizmin yere göğe sığdırılamadığı, ana babamızın başımıza bir iş gelmesin diye tüm geçmişlerini maharetle örtbas edebildiği, kimlik bilinci havada kalmış bir nesildik. 

Lakin, demek ki ipin ucunu bir noktada kaçırmışlar ki, bugün hala bir işe yaramak arzularım ve belki dünyayı değiştirebilmek gibi hayallerim olmasa da ülkemi değiştirmek gibi bir derdim vardır. Bununla beraber, bir önceki neslin “kayıtsız şartsız” teslimiyet ve özveri kültürü de benden çok uzak.

Kendimize duyduğumuz sevgi ve saygı, yangında ilk kurtarılacak etiketiyle hep kolumuzun altında. Bir kısmı tarafından bencillikle karıştırılsa da, insanın kendine hak ettiği asgari değeri vermeden diğer her şeye haddinden fazla değer biçmesinin patolojik bir davranıştan öte açıklaması yok aslında.

***

Bir türlü toplumsallaşamayan devrimci mücadele, kendi aramızda ve dahi zihnimizde bitiremediğimiz kimin daha devrimci olduğuna dair söz yarışı, içselleştiremediğimiz kadın- erkek ayırımı meselesi gelip bir yerde önümüzü tıkayıp duruyor.

Yeni bir kelime girdi bugün mesela hayatıma, ego- bu söze hepimizin “çok haklı” diyerek başımızı sallamış olmamız da ne kadar komik. Hem de o yarış hayatın tüm katmanlarında ayan beyan ortada iken ayrımcılıkla mücadele eden birinin zaman zaman bizzat olayın ya da olayların yaşandığı gibi.

Eski günlere duyduğum bitmek bilmez özlemim ve sürekli bugünle kıyaslamam, verilmiş emeklere-senelere atıfta bulunmam hep bundan değil mi? Kendi devrimiz ne kadar değerliyken şimdinin değersizliğinin suçlusu kim olacak?

***

Yeniyi ve zamanın talep ettiği değişimi, tecrübe dediğimiz ve ülke yasaları gereği ne yapılsa da üzerine çıkılamayacak bir kriterin altında ezersek, başarabilir miyiz? Tecrübenin süzgecinden geçmiş değişimin hepsinden daha güzel sonuçlar vereceği aşikârken hem de…

Bütün bunları ne için anlatıyorum, neden kendi kendime soruyorum? Biraz ucundan yetişmeye çalıştığım bu neslin genlerinin şöyle bir sıkıntısı var, ondan. Ortak bir geçmişi paylaşanlar olarak, onca emeğe rağmen şu anın başarısızlığını da paylaşıyoruz ve birlikte denedik, birlikte başaramadık duygusu aklımı esir almış durumda.

***

Belki de yıllardır aynı yüzlere bakıyor olmanın getirdiği alışkanlık ve bıkkınlık hissi ile sanki yeterince onlara güvenemiyorken, bambaşka bir çağın  bu günün gençleri bu güvensizliği hissedeceklerini, pek tabidir ki yaşayacakları dünyayı kurmaya da talip olacaklarını görüyorum.

Şu elimizde sımsıkı tutup da bırakmadığımız kahpe dünyamızı azacık bile çekici bulmadıklarını anlamakta zorlanıyorsak hatta tam da bu yüzdendir ki, onca yılın tecrübesi yetmiyor çözümün ne ve nerede olduğunu anlamaya, bulmaya. Umutsuzca o parlak fikrin aklımıza düşmesini bekliyoruz.