Unutmak yok!


Hava çoktan kararmış karanlık hızla ilerliyordu. Bir türlü uyku tutmuyordu ama sabaha yaklaşan saatlerde benim işe gitmem gerekiyordu ve cep telefonumun 02’ye ayarlanmış alarmı çalmaya başladı.  Kalkıp yola koyulmaktan başka çarem yoktu.

Bir yanda alıştığım gece karanlığı diğer yandan da benden başka diller suskun gözler ise korku doluydu. Birbirimize baktığımızda dile gelmeyenin, gelemeyenin, “yasak” olanın mahcubiyeti vardı.

Bir söz söylense ve bozulsa sessizlik ardından ölüm gelecekti sanki. O yüzden karanlıkta yürünecekti mecburen. Peki, karanlıklar artarken sessizlik şart mıydı?  Karanlık ışık ve sesten korkar, diyordu korkusuz bir adam.

Ve sessiz sedasız da olmadı gidişi bu yüzden. Ama ya bizler, elleri soğuk, gözleri donuk insan nesli. Evet, yan yanayız lakin yabancılaşma değilse ne bu yüzlerimize vuran “ilgisizlik”. Tanıyorum seni,  sizi, siz değil misiniz beni öldüren o kitleler.

Kitle demişken, mümkün mü bir kitlenin sonu korkunç görünen bir olayı değiştirmesi? Tarih düz çizgiselse, nedir tarihi değiştiren toplulukların sırrı? Bir ses ver, bir ses ver, bir ses ver ey sen! İnsan nesli, çığlık ol isyan et edebilirsen.

Bu topraklarda artık insana kötülüğün sıradanlaşmasına izin verme, bak benim yanımda yürürken ses vermeyeceksen, sessizliğinin soluk alış verişi olmayacaksan sakın gelme, sinirledir beni daha çok. Uzak dur o zaman… Korkmalı mı insan insandan? Tabi korkmalı insan, insan olmayandan.

En barbarı olmayı şu canlılar dünyasında bazen nasıl da güzel başarıyoruz hepimiz de değil mi?

Resim yapan, çiçek eken, kitap yazan ellerimiz en uzağa en etkili kurşunu atabiliyorsa Ben korkuyorum örneğin yanımda yürüyen insan kalabalığından. Hepsi sessiz ve anlamsız ben günlük telaşlarla soluk soluğa.

Korkutuyor diyorum şaka değil. Dünya yıkılsa umurunda değil ama tam da bu  aydınlıkla karanlığın kavgası sevgiline mühim şimdi, ne ihtiyaç hepimize. “Yine gel bir akşamüstü, kokun kalsın akşamdan sabaha” keşke yine gelmeleri mümkün olsa.

Ama hepsi öyle uzak öyle imkânsız ki… Düştüğü yerde kalmış kamerası, son çektiği var muhtemel kayıtta. Ne düşündü kimse bilemez lakin ne için orada olduğunu hepimiz/ hepiniz biliyorsunuz… Görmek bir daha mümkün değil biliyorum lakin bilsinler keşke unutulmayacaklarını.

Karanlık sararken coğrafyayı onlar aydınlığı çekmeye çabalıyorlardı. Kaç gün önce bir kadın poz veriyordu yıkıntılar arasında. O da aynı işi yapıyordu onlarla ama yüzünde “taraf” olmanın kirliliği vardı. Kuşkusuz ortak bir noktaları yoktu kameralarının dışında. Ama gördüğüne kör, kadından duyduğuna kani olan koca kitleler vardı.

Korkuyorum yalanın böylesinden, korkutmaz mı cidden? Adam oturmuş bir çatıya duman yükselen evleri gösteriyor. Yerinde duramıyor; “Vurduk, öldüler, kentteyiz” diye. Arkadan biri çekmiş, çatıda gün batımı keyfinde bir tarihin, bir halkın, bir kentin yok oluşunu izleyişini. Evet, evet olamazdı ortak bir noktaları…

 

Bu aydınlıkla karanlığın savaşı kuşkusuz sevgili. Düştüğü yerde kalmış çantası, dağılmış gazeteleri ve tam ortasında kan gölünün “özgür basın” kartı… Bulunmadı elbet failleri, diğerleri gibi, var bir adam o yaptı diyorlar lakin sen de ben de biliyoruz yapanları.

Tarihe not düşüyor yaşadıkları, gördükleri ve yazdıklarıyla özgür basıncılar… Ama en çok da yaşadıklarıyla. Onlar aydınlığın tarafında olmanın “bedelini ödüyor” belki de. Çektikleriyle, yazdıklarıyla tarihe not düşenlere, bir halkın soluk soluğa mücadelesini canları pahasına verenlere; bizim de sözümüz olsun UNUTMAK YOK!