Godot'yu Beklerken (17)
Hassan Vahib

Hassan Vahib

Godot'yu Beklerken (17)

03 Aralık 2019 - 08:12

Kayıt dışı ekonomiye, bir diğer ismiyle gri ekonomiye, ışık tutmak, ona karşı savaş açmak, cesaret ve inanç ister. Bu ‘sektörü’ karşısına alacak yetkililerin de, ayni zamanda, şahsi çıkarları böyle bir sisteme, gri-ekonomiye bağlı olmaması gerekmektedir diye düşünmekteyim….   
Toplumda yaygın bir şekilde kayıt dışı ekonomiyi körükleyenlerin, bunun varlığından kendi yaşam koşullarını besleyen ve sürdüren, böyle bi systemin çarklarını yağlayanların, kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomiyi istemelerini beklemek, bu yolda fedakar olmalarını beklemek, kayıt dışı ekonomiye savaş açmalarını beklemek Godot'yu beklemeye benzer.
Yine söyleyim, yine altını çizerek yazayım, tamamen denetimsiz, kontrolsüz, kayıt dışı bir ekonominin varlığından herkesin haberi var ve “Herkes Biliyor” (“EVERYBODY KNOWS”). 
Kayıt dışı ekonominin bu toplumu 45 yıldır biryerlere yamalamaya yaradığını, bir yerlere esir ettiğini, mahkum ettiğini görmemek bilmemek mümkün değildir. Herhangi bir devlet tarafından vergilendirilmeyen veya izlenmeyen bir ekonomiden bahsediyorum. Yani daha da açıkça, evler, daireler ve dükkanlar inşa edip, kira sözleşmesine gerek duymadan, kiralayan, fakat hiçbir resmi beyanda bulunmayan, ikinci ve hatta üçünci bir iş yaparak yaşam sürdüren, ‘kaldırım emlakçılığı’ yaparak, veya sözde resmi emlakçılık yaparak, sadece ‘nakit’ ‘komisyon’ kazanç sağlayan ve hiçbir beyanda bulunmayan, resmi olarak sattığı gayri menkulun fiyatını (yetkililerin de işbirliğiyle) düşük gösterip, resmi vergileri düşük ödeyen mütahitten, gayri menkul sahibinden bahsediyorum, korsan üretip korsan satış yapan tarımcıdan, üreticiden, piyasaya kaçak ürün sürenden bahsediyorum, lüks araba sürüp, lüks evlerde yaşayan, kaçak işçi çalıştıran ve hiçbir soysal sigorta veya vergi ödemeyen iş verenden, kazançlarını düşük gösteren ve hatta zarar gösterip yıl sonu vergi ödemeyen işyerlerinden iş sahiplerinden bahsediyorum. 
Daha yazayım mı, listeye ekleyim mi? Yoksa hepimizi bir kenardan kayıyt dışı ekonomiye bağladım mı?  Ha, bir de bunları görüp de görmemezlikten gelen, fatura almadan da işimi halledeyim, alışverişimi yapayım, biraz daha ucuza gelir (“faturalı mı istersin faturasız mı?” sorusu karşısında faturasız olsun indirimli olsun diyenler), ucuz olsun da nasıl olursa olsun, beni ilgilendirmez diye kendini savunanlar da var, onları sakın unutmayın. Yani anlayacağınız bu kokuşmuşluğun ya ortasındayız, ya kenarında, ya da bi ucundayız, ama içindeyiz. Bataklığa bulaşmış yada gömülmüşük. İşte böyle bir toplum yarattık ve gururluyuz. Ne de olsa mağdurları oynaya oynaya kendimizi de inandırdık tüm sorunlarımızın sorumlusu başkalarıdır diye. Hak olmayanı hak belirlemişik, ganimeti yıllardır alınterimizle kazanmışcasına savunmuşuk, şapkamız bir elimizde, diğer elimizi avuç açmışız bekliyoruz, kendimizi alıştırdığımız yaşam kalitesini, yaşam koşullarını, birilerinin finanse etmesini. 
Sonra kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomiden bir ülkeden bahsediyoruz. Bunu söylerken samimi olduğunu düşündüğümüz, inandığımız politikacıları, insanları, ayakta alkışlıyoruz, samimi ve dürüst olmayan bir şekilde. Ondan değil mi ki 45 yıldır arpa boyu kadar ilerlemeyen ve hatta her anlamda geriye giden bir toplum yarattık, kendimiz dışında hep birilerini suçladık (“Rumun ambargosu”, “Türkiyenin politikası”, “işgal”, “yabancılar, yerleşikler” vs vs).   
Önce herkes ve herkes, uzun uzun aynaya bakıp, kendilerine bu soruya cevap aramaları gerektiğini düşünüyorum. 
45 Yılda nasıl oldu da biz bu hale geldik? Hangi değerleri, hangi var oluşu, hangi kültürü, hangi kimliği, hangi barışı, hangi çözümü, hangi insan haklarını, hak ve adaleti, adil ve saygın bir toplumu yarınlara, gelecek nesillere miras bırakıyoruz? 
Her anlamda bu toplumun rehin alınmasına, sürekli birilerine muhtaç kalmasına, çözümsüzlük çüzümdür, sakın birşey değişmesin anlayışıyle ‘herkes halinden şikayetçi ama herkes memnun’. Bu ikilem içinde yaşam ve bu paradoks nasıl oluyor biri bana söylesin? 
İmkanlarının, kazançlarının varlıklarının ötesinde yaşayan büyük çoğunluk, ve ay sonu bakkalı, kirayı en temel ihtiyaçları karşılayamayan bir azınlık (ötekileştirilenler var ya hani).
Birileri son günlerde ‘Borç yiğidin kamçısıdır’ diye bir laf attı ortaya. Tamam da borç var, kontrollü gelişen ve kullanılan borçlar var. Benim bahsettiğim, kişileri bataklığa batıran türünden borçlardır. Sanırım hem fikir olacaksınız ki, bizim toplumda çoğunluk borç bataklığına batmış çırpınıyor, tefecilerin eline düşmüş, ileri tarihli çeklerle iş döndürüyor, yaşam ‘kalitesini’ koruyor, ama yinede minettar, ve şaşırtıcı olan (belkide olmayan) da, bataklığa alışmış çok da bugün için umursamıyor görünür olmalarıdır (ta ki birileri yarını hatırlatana kadar).  Çok değer verdiğim Sn Tufan Erhürman ve yok denecek hadar az bir grup siyasetcimiz, ekonomimizi güçlendirmeden, kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ekonominin gelişmesinden bahsederken samimi oldukları konusunda hiç şüphem yok. Hatta, gerçekten TC’den hiçbir ‘yardım’ almadan ve kendi imkanlarıyle gelişen bir toplum görmek istediklerine dair söyleyeceğim birşey yok. 
AMA, inanç olsada, cesaret olmadan olumlu sonuç elde etmek mümkün mü?  Bu toplumun ilerleyebilmesi adına, önce bir kaç adım geriye atılması gerektiğini, yaşam koşullarından ‘taviz’ verilmesi  gerektiğini kavramak gerek miyormu? Bu konu, bu toplumun yarınlarını tehdit eden en önemli konulardan biridir. Vizyon, kararlılık, cesaret, özveri ve özeleştiri isteyen bir konudur. 
O zaman bu ‘gri ekonomiye’, kayıt dışılığa karşı gereken savaşı açma konusunda, kararlı ve SIFIR Tolerans politikası yürütülmelidir. Tabii bu anlamda, 45 yıldır bu toplumun içinde bulunduğu aracın dümenini ellerinde bulunduran, kayıt dışı ekonomi kahramanlarını da karşılarına alma cesaretini göstermek gerekir diye düşünmekteyim….. Tartışmaya açılması gereken bir konuyu daha açmış olayım. 
HADE HAYIRLISI…

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar