Ödeyemem, ödemeyeceğim (Can't Pay Won't Pay)
Hassan Vahib

Hassan Vahib

Ödeyemem, ödemeyeceğim (Can't Pay Won't Pay)

09 Ocak 2020 - 08:00

Tarih, kölelik, cinsiyetçilik, eşitsizlik, hak ve adaletsizliğin olduğu düzeni, ekolojik yıkım vb. ahlaki adaletsizliği sadece mantıklı açıklamalarla ve konuşmakla, sosyal medyada ‘TIKLAMA’ yaparak değiştirmenin mümkün olmadığını göstermektedir. Hak ve adaletin adil dağılmadığı bir düzenden, ancak az sayıda birçıkar grubunu yararlandığı artık gün ışığı gibi ortaya çıkmış, herkes tarafından kabul edilen bir gerçek olmuştur. Hal böyle iken, mantıksal ve ahlaki gerçekler, baskıcı rejimler ve sermayeyi elinde tutan güçlü azınlık ve çıkarcı gruplar için önemli değildir. 
Bugün, örneğin, bilim adamlarının% 99'u insan karbon emisyonlarından kaynaklanan küresel ısıtmanın gerçekliğini doğrulamakta, ancak hükümetler ve bu çıkarcı sermaye güçleri, tipik olarak, genellikle fosil yakıt şirketleri tarafından finanse edilen ‘ücretli inkârcılardan’ etkilenerek hareket ettikleri görülmektedir.
Bu anlamda, bir taktik olarak, sadece mantığın kendisi sınırlıdır. Sadece mantık yoluyle birşeyleri açıklamak ve değiştirmeye çalışmak her zaman yeterli olmaz ve olamaz. Gerçek, birşeyleri değiştirmek için, halkın güçlü haykırışına, protesto etmesine, isyan etmesine ihtiyaç duyulur. Gandhi’nin Hindistan’ında, Mandela’nın Güney Afrika’sında ve bugünün küresel ekolojik krizinde durum böyleydi.
Toplumu değiştirmek isteyen aktivistler, gerçeğin ortaya çıkabileceği geniş çaplı, örgütlü kamu söylemine (public discourse) girmenin bir yolunu bulmalıdır. İnsanlar kendilerini etkileyen hikayelerini anlatabilmeliler. Bununla birlikte, anlatı dinamikleri mantıktan daha fazlasını gerektirir; anlatı dram, karakter ve görünür inanç ve bağlılık gerektirir. Herşeyden önce ortak çıkarlar doğrultusunda, hak ve adalet yolunda örgütlülük gerektirir. Hiçkimse bu bir spontene harekettir, herhangi bir siyasi partiye veya sendikaya bağlı değildir, olaya siyaset bulaştırmayın demesin (Zaten böyle diye diye bu hallere gelmedimik?). Evet, bazen bazı olaylar, sermaye yanlısı siyasilerin aldığı kararlar, bir kıvılcım olabilir, bardağı taşırır ve yığınların sokaklara dökülmesine neden olabilir, ama sürdürülebilir, adil ve adaletli bir düzen arzuluyorsak, patlama noktasına gelen bir düdüklü tencere misali, küçük bir delikten buharın çıkmasını sağlayarak, ayni yola ayni istikamette devam etmesi için adil olmayan, adaletsizliği marifet sayan düzene yeşil ışık yakmak doğru olmaz.       
Gandhi'nin Hindistan'da, 1930'da gerçekleşen İngiliz yönetimini protesto etme amaçlı ‘Tuz Yürüyüşü’, Rosa Parks’ın otobüsteki koltuğundan kalkmayı reddettiğini, Quakers yelkenli teknelerini nükleer test bölgelerine sürdüklerini, Greenpeace (Yeşilbarış) yelkenli teknelerinin balina avcıları ve balinalar arasına dalıklarını düşünün. Bunların hepsi ve daha birçok benzer örneklere rastlamak mümkündür. Hepside, adil olmayan, güçlü  azınlığın, sermaye temsilcilerinin düzenine karşı başlatılan başkaldırmalar sivil itaatsizlik eylemleri olmakla birlikte, aslında ‘buharın’ çıkmasını ve aynının devamını sağlayan tarihsel olaylar olmaktan öteye gitmemiştirler.  
Bir yıl önce, Yok olma İsyanı aktivistleri Londra'da beş köprüyü ve BBC stüdyolarını kapattılar ve kamu hizmeti yayıncısının iklim ve ekolojik kriz hakkında “gerçeği anlatmasını” talep ettiler. 2019 baharında Londra'nın merkezindeki bazı bölgeleri 11 gün boyunca kapattılar. Bu sivil itaatsızlık hereketlerinden dolayı binden fazla katılımcı tutuklandı.
2018 yılında, Greta Thunberg İsveç parlamentosu dışında protesto etmek için okulları sistematik bir şekilde harekete geçirdi. Polonya'daki COP24 iklim konferansında “Bu sistem içindeki çözümlerin bulunması çok zorsa, belki de sistemin kendisini değiştirmeliyiz” demişti ve bu haykırış daha önce görülmemiş bir şekilde küresel destek bulmuş, okul yaşındaki gençlerin harekete geçmelerine neden olmuştu.  20-27 Eylül 2019'de Thunberg'in eylemlerinden esinlenen Küresel İklim Grevi, 73 ülkede sendika ve 3.000 işletmenin yanı sıra 185 ülkede yaklaşık 7.6 milyon genç aktivisti harekete geçirmişti. 
Küresel sivil itaatsizliklar gün geçtikçe artacağı konusunda kuşku olamaz. Bunda sosyal medyanın da müthiş rolü olduğu kesin. Anında bilgi dolaşımı, bilgi paylaşımı  kamuoyu oluşmasına farkındalığın ve kaygıların artmasına neden oluyor, protestoların (farklı ülkelerde olsalarda) geniş kitleler tarafından takip edilmelerini sağlıyor. 
Sivil itaatsizlikler, sivil yönetim tarafından uygulanan yasaların özüne uyarak yasalara riayet etmeme, karşı koyma anlamına gelmektedir. Yasaların, ya da hükümet politikasının değiştirilmesini hedefleyen, kamuoyu önünde icra edilen (aleni), şiddete dayanmayan, vicdani ancak genelde ‘yasal’ kabul edilmeyen politik eylemlerdir. 
Kendi ülkemize baktığımızda bu tür sivil itaatsızlıkların örneklerini görmek çok da mümkün değildir. Ama sayısızca neden dururken, her nedense, “YOL YOKSA SEYRÜSEFER DA YOK” hareketi beklenmedik bir şekilde kamuoyu gündeminin zirvesine oturdu. Birçok insan için seyrüsefer’le ilgili almış olduğu karar bardağı taşıran son damla olmuştur.    
Biraz da bu bana 31 Mart 1990'da Londra'nın merkezindeki 200.000 kişilik bir protestoyu hatırlattı. O dönem, İngiltere başbakanı Margaret Thatcher’ın getirdiği yeni bir ek vergi sistemi olan “Poll Tax” ayaklanmalarına şahit olmuş, bu ayaklanmalarda yer almıştık. Günlerce süren, Londra’yı ve birçok şehri yakıp yıkan yığınların protestosu bir devrim havası yaratmıştı, sanki o zalim kapitalist sistemi, anavatanı sayılan İngiltere’den söküp tarihin sonsuz karanlığına gömecektir bu ayaklanmalar. 
Siyasiler, polis ve tüm yetkililer şaşkındı ve beklenmedik bir şekilde hazırlıksız yakalanmışlardı. Mümkündür, bu tür sivil itaatsızlıklarda bazen yetkilileri arada bir şaşırtabilirsiniz, ancak hatalarından ders alırlar ve dersleri gelecek planlarına dahil ederler. Önemli olan, bu tür kendiliğinden eylemlerin altında yatan, sivil itaatsizliğin çok daha dayanıklı bir şeklidir. Bu da örgütlenmeden, siyasi bilinçlenmeden, hak ve adalet için, insan hakları için ve bir bütünlük içerisinde toplumsal çıkarlar için inançlı mücadeleden geçer. 
“YOL YOKSA SEYRÜSEFER DA YOK” bardağı taşıran bir sebep olsada bunu fırsata dönüştürmek lazım,  ülke çapında sürdürülebilir bir kampanyaya, birlik ve örgütlenme ağının gelişmesine doğru yöneltmenin en doğrusu olağı düşüncesindeyim. Bu mücadele birçok insanı, grupları, olağan olarak yalıtılmış ya da siyasi olarak aktif olmayan insanları bir araya getirmiştir. Strateji sadece bu konuda sonuç elde etmek değil “artık yeter” diyerek, yasal sistemi tıkayarak, gerçek anlamda değişimi zorlamak, etkili olmak, kalıcı ve sürdürülebilir toplumsal çıkarlar doğrultusunda birlik ve beraberlik oluşturmak gerekir.
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar