BİR PAZAR YAZISI
Kazım Denizci

Kazım Denizci

BİR PAZAR YAZISI

29 Aralık 2019 - 09:00

Ülkemde Türkiye tarafında dayatılan ve ağır koşullar altında kuşatılmış günlük hayat, her yerde devlet denen korsan bir yapının dehşetli baskısı ve bizim için daha da beteri, bunun en kötü versiyonlarından biri de olmakla kalmıyor, daha da çok asıl olanın üzerinde, sadece sörf yapar gibi, onun sağlı sollu salvolarını savuşturmakla geçiriyor zamanımız... 
İnsanları televizyon başına hapseden moda deyimle bir Acun imalatı olan ‘Surviver’ ve halkı uyutan diğer dizilerde uyutulma hallerini yaşıyoruz toplum olarak. Baskının olağanüstü olağanlığı, bir yandan her şeyi katlanmaz kılarken, öte yandan, her şeyin altında yatan asıl olanın, zevki sefa halleri -rahat ve huzur içinde- dokunulmaz ve hatta tartışılmaz olarak koruyor.
Ve bu yüzden günlük ve sıradan dehşet, sanki hiç yokmuş gibi asıl olanı konuşmak istedim biraz. Sistem dediğimiz şey, esas gücünü, sanki üniformalı köşe başlarını tutmuş, kontrolcülerin, silahlarının üzerinde almıyor. Bunlar sadece baskı makinesinin silindir ve aparatları ve hatta bu aparat silsilesinin en alt merhalesi kendi ülkemizde bize kimlik soranlar. 
Tam aksine bize normal gelen, varlığını fark etmediğimiz, mecburi hissettiğimiz hatta kutsadığımız şeyler üzerine sistemin kendisini inşa etmesi. Mesela ‘Çalışmak’ yani bayramını bile bin bir güçlük ve baskı altında, direnerek kutladığımız, ’Emek’ olarak kutsadığımız şey, bu sistemin ana dinamiği. 
Bu yüzden aslında grev yapmanın, yani çalışmamanın ’olağandışı’ olması, çalışmanın ise bütün hayatımızı önüne yatırdığımız kutsallaşmış varlığı. “Çalışma kesin ve garantili bir biçimde çalışanların hayatını yeniden üretmiyor, onları çalışmaya ikna edenlerin hayatını yeniden üretiyor sadece. İnsanları çalışmaya razı etmek için emeğin kendinde olduğu safsatasını yutturmak gerekir.
 İçinde yaşadığımız toplumda çalışmak, toplama kamplarında çalışmaya benziyor aslında. İşte bu ikna ve ona karşı gündelik hayata, cüretli bir karşı çıkış, en azından ‘çalışmanın’ sıradan olma durumunu sorgulamayı bile akla getirmiyor.  
Onu ortadan kaldırabilecek bir düşünsel eylem bile, önce kendi aramızda, kuşku ve şaşkınlıkla karşılanıyor. Ağzımıza biber sürerek söylemek zorunda kalabileceğimiz, ‘Alternatif Çalışma’ ya da bütün direnenlerin ve kaybettiklerimizin anısına ‘alternatif emek’ ile ancak, etrafı ikna mayınlarıyla dolu, bu toplama kampı kırılmaya başlayabilir.
Bu yüzden üstte esen, her türlü dehşetli saldırılara rağmen, ‘Özgür Zamanı’ öne çıkararak, ‘Tembellik Hakkını’, ‘Kar’ ve ‘Verimlilik’ üzerinden, ‘yaşamanı’ diye isimlendirebileceğimiz, bir hayat zamanı üzerinden, ölçülebilen bir tartışma üzerinden devam etsin o zaman. Satılık ve ya kalemini kiraya veren, kiralık kalemler…
Alttaki ‘huzur ve rahatlık’ içinde duranlar bir yana, asıl olanın sistemin kenarını çizmek dönen çarklara çomak sokmak için ve hasret bırakıldığımız özgürlük için kendini feda edenler arıyoruz. Büyük bedeller ödenerek yürütülen bir mücadele sürecini başlatmaktan kaçınanla, en yüksek maaşlarla ballı börek düzenine çanak tutanları unutmayın
Yaratılan bu çirkef yatağı düzeni içinde tepki koymadan, sessizce yaşayan bir halk topluluğu sürü gibi yaşatılsa da halinden hiç şikâyet etmeden uyumaya devam etmesine çok kızıyorum.  Yaşanan bu rezilliklere karşı sokağa inip bir tepki koyacağına susup seyrediyor. Yeter ki maaşına ve çıkarlarına dokunulmasın, yeter ki ter akıtmadan sahip olduğu varlıkları ellenmesin. 
Günden güne ekmeği küçülüp fakirleşse de yarı aç yaşasa da bu günü kurtarmaya bakıyor yarınını hiç düşünmeden. Ellerine kelepçe takılmış hücreye götürülen bir suçsuz gibi hakları hep gasp edilen bir mazlum gibi affedilmeyi bekleyen bir yapımız var. Biz ne biçim insanlarız? O halde bu düzeni seçimle yıkabilir misiniz? Yaratılan bu çıkarcı, menfaatçi toplum yapısını değiştirebilir miyiz? 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar