Elimizi taşın altına ne kadar sokabildik?
Kazım Denizci

Kazım Denizci

Elimizi taşın altına ne kadar sokabildik?

28 Temmuz 2020 - 08:06

Şu dünyanın altında veya üstündeki her zulme başkaldırmak önce insani bir sorumluluk sonrada vicdani bir zorunluluktur. İnsanlıktan nasibini almayıp vicdanini pazarlayanlar hangi yüzle karsımıza çıkarsa çıksın her zaman karşılarındayız.

Bir taşa tekme atmayı vicdani olarak reddeden bir anlayışın bir gerçeğin temsilcisi olarak her turlu işkencenin, insanlık dışı zulmün elbette karsısındayım, karşısında duruyorum.

Verdiğimi mücadelemiz ve gayretimiz, hayatımız bahasına bundan ibaret değil mi? Bunun aleyhine yapılan her hareketten her insan kendisi sorumludur.

Bugün hasta ruhlu bir ahlaksızın bir köpeğe yaptığı işkence ve tecavüz olayını bütün medya organlarında haklı olarak çarşaf, çarşaf haberi yapılıp yayınlanırken, Yemen de açlıktan ölen binlerce çocuk, Suriye de evsiz barksız bırakılan milyonlarca insan, akla gelmeyecek işkencelerle katledilen insanlar da can değil mi?

Ve daha sayamadığım nice haber ve olaylar yaşanırken gündem olmak için korumasız bir köpeğe tecavüz edip öldüren bu insanlıktan nasibini almamış ahlaksızlardan daha mı değersiz..!

Bütün bu yaşananları anlamak için önce insan olmak ortak bir dil gerektirir. Ortak dil ise, ortak yaşam, ortak bilgi, ortak birikim, ortak düş, kimi yerde ortak düşüş demektir. Ortak değilse bile yakın, tam aynisi değilse bile benzer gibi olmalı. Ama diyebilirsin ki, bana yabancı olanı arıyorum ben.

Bir tufandan, bin güneşe sırtı dönük geldiğini düşündüğü topraklarda, insan güneşinin nasıl tuzla buz olduğunu ve unutuluşa bırakılan vatan topraklarında yazgıyı kader diye kabul eden karanlık zihniyetlerin nasıl kendine yer bulduğunu da görüyoruz. 

Öyleyse yolun açık olsun, sen gidebilirsin, ben kalıyorum diye seslenişini kendine reva görülen yer de ise ne çözümler, ne de mutlu bir gelecek düşü vardır. Yalnızca ölüm, yalnızca öldürmeler vardır.

***

Artık, arabada giderken, evde otururken, bilgisayar başında yazımı yazarken kendi kendimle konuşmaya başladım. Yaşamı ve zorluklarını, içinde var olan her şeyi sorgulamam bana mesele çıkartıyor mu mesela? Yüzümde gülümseme, düşünmeye, mesele nedir mesela diye yazmaya başladım.

Biraz kendimi geriye doğru çekip, yaşama baktığımda; hayatın bir eşya olmadığı, gerçek olanın, yaklaşımlarımız ve içimizdeki sesin olduğunu sorgulamaya başlayınca, kendimi hangi sularda yüzerken buluyorum, mesela?

Kendi bilincimle, irademle, seçimlerimle, seçtiklerimle, değerlerimle, insanı sorumluluklarımla bir nebzede olsa yaşama dokunmak için mesela ne yapıyorum?

Meseleye bu boyutuyla baktığımda doğan her şafakla kendime yürüyüşler başlatmam ve kendimi yeniden yeniye güncellemem gerektiği hissiyatıyla dolup taşıyorum.

Mesela; hayatı ezberlemek başka, anlayarak, gözlemleyerek, deneyimleyerek, sevgiyle dokunmak bambaşka diyen sorgulamalar içinde kendimi buluyorum.

Ancak o zaman diyorum, Yaşamı tecrübelenerek, olanaksızlıkları öğrenerek kendimizi bulduğumuzda, yaşamın nadide bir armağan olduğunu görüp; bütüne varmanın ince kıvrımlarında eşelendikçe, bazı şeylerin bir kelime olmaktan çok öte olduğunun farkına varacağız demekten kendimi alamıyorum, mesela !

Nasıl mı? Yaşamı yedeğimizde saklamak değil, yaşamı yaşanılır kılmak, anlamlı yaşamak ve özün hakikatine ulaşmak için ne yapılması gerekiyorsa elimizden geleni ardımıza koymamak gerektiğini ısrarla yineliyorum kendime.

Muhakkak ki, irademiz dışında güneş doğacak, çiçekler açacak, rüzgar esecek, yağmur yağacak ve olması gerekenler kendiliğinden olacak. Burada önemli olan bizim neyi nasıl algıladığımız, meseleye hangi özgün bakış açısıyla yaklaştığımız ve neyi niçin yaptığımızı biliyor olmak.

Mesela, bu dengenin içinde biz ne öğrendik neye şahit olduk ve hayatımızı bunlarla ne kadar bütünleştirdik, sesimizi ne kadar katabildik ve elimizi taşın altına ne kadar sokabildik ?

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar