İşgale, Savaşa Karşı Çıkmak
Kazım Denizci

Kazım Denizci

İşgale, Savaşa Karşı Çıkmak

23 Ekim 2019 - 09:03

dünden devam

Üniformasız bir general edasıyla askeri dersler verirken, bir yandan da “hukukçu” kimliğiyle, onların dahi açıktan savunamayacağı savaş suçlarını savundu, bu suçu işlemeye teşvik etti. Savunmanın başı konumunda olması nedeniyle, meslek etiğiyle, hak, hukuk, adalet arayışının temsilcisi olması gerektiği bir yana, Avukatlık Yasası’ndaki insan haklarını koruma, buna ilişkin ihlallere karşı çıkma ve kamuoyu oluşturma konusundaki yükümlülüğünü bilmiyor olamaz.

Aynı şekilde bir üniversite hocası olarak Cenevre savaş hukukunu, 1949 tarihi 4 ayrı sözleşmeyi, 77’deki ek protokolleri de bilmiyor olamaz. Buna göre, bir ülkenin topraklarına izinsiz girmenin “işgal”, sivillere, savaşa katılmayanlara, yaralı veya savaş dışı kalmış askeri personele saldırmanın, savaş esirlerine gayri insani davranmanın “savaş suçu” olduğunu da bilmiyor olamaz.

Yine Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’nde ve pek çok uluslararası metinde yer alan “her türlü savaş propagandası yasaktır” kuralını bilmemesi de mümkün değil. Ancak o bilerek ve isteyerek “Eğer silahlı güçler sivilleri kalkan yapıyorsa saldırıya uğrayan devlet sivilleri korumak zorunda değil” dedi.

Kimsenin kimseye saldırdığı da sivilleri kalkan yaptığı da yokken, böyle olsaydı bile bu laflar edilemezken, faşizmin hukukçuluğuna soyunan bu insani değerlerini yitirmiş kişilik bunları söyleyebildi. Aynı günlerde, Suriye Gelecek Partisi Genel Sekreteri Hevrin Xelef, cihatçı çeteler tarafından sivil bir konvoydaki aracından çıkarılarak yerlerde sürüklenip alçakça katledildi.

 ABD’nin hukukçu olmayan yetkilileri bile “savaş suçu” derken; Feyzioğlu’na göre, bu saldırı devletin hakkıydı! Oysa, TC ordusuna bağlı olarak hareket eden, onunla aynı askeri hiyerarşik yapılanma içinde yer alan ve “Suriye Milli Ordusu” adıyla sahaya sürülen çeteler dahil bütün paramiliter güçler, cihatçı katil sürüleri hangi suçları işliyorlarsa, Türkiye bu suçların hepsinden birinci derecede sorumludur.

Öyle ben yapmadım, taşeronların hatası deyip bu insanlık suçlarından kendisini kurtaramaz. Halen devam etmekte olan saldırılarda, IŞİD’den kurtardıkları topraklarda kendi özyönetimlerini kurarak yaşamaya çalışan halklara yönelik bombardımanlar devam ederken kullanıldığı iddia edilen fosfor vb. kimyasallardan da sorumlu olacaktır.

Bunun gibi, Afrin işgal edildikten sonra, ortalığı talan ederek hırsızlığa, yağmaya yönelen çetelerin işledikleri suçlar ile devletin o topraklarda yaşayan halkların zeytinlerini, yağlarını, buğdaylarını çalarak bunlardan kâr sağlamasını, hele de “işgal edilen topraklarda uyulması gereken hukuk” açısından imzaladığı tüm sözleşmeleri hiçe sayarak, Diyanet’i devreye sokarak, Afrin’deki hukuk sistemini, yargı işleyişini, eğitimin yapısını vb. değiştirmesi de suçlar hanesine yazılmıştır.

Devam edelim, Feyzioğlu, sivillerin öldürülmesine yönelik insanlık suçuna onay vermekle yetinmedi; savaş sözcülüğünde sınır tanımadı ve PKK-PYD-YPG’ye “Alçaklar, yüreksizler, bebek katilleri” diye söylenerek “Biz onları daha önce şehirlerimizde kendi açtıkları çukurlara gömdük, yine o çukurlara gömeriz” diyebildi.

Hangi hak ve yetkiyle kimlerin temsilcisi olarak bu sözleri söylediği bir yana, bu durum artık azgınlığın son sınırıdır. Sur, Cizre, Nusaybin’de “Çökertme Planı” çerçevesinde gerçekleştirilen katliamlar, BM yetkililerini bile “dehşete düşüren”, “kıyamet benzeri bir tablo” olarak raporlara yansıtılmışken, bu azgınlık, bu arsızlık hali kabul edilemez boyuttadır.

Aslında, Türkiye toplumunun içinde bulunduğu çürümüşlüğü anlayabilmemiz için yalnızca Feyzioğlu’nun haline bakmak bile yeterli. İnsani değerlerini yitirmiş bir kişilik bu ülkede hala halkın hak ve özgürlüklerini korumakla yükümlü bir kurumu, savunmayı, hukuku temsil edebiliyorsa, toplumun halini düşünmek gerekiyor.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar