SOYKIRIM, ASİMİLASYON VE UMUT
Kazım Denizci

Kazım Denizci

SOYKIRIM, ASİMİLASYON VE UMUT

05 Aralık 2019 - 08:14

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 9 Aralık 1948’de Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni kabul etti. Sözleşmenin temelini oluşturan 180 No’lu karara göre "Soykırım, insanların ve devletlerin ulusal ve uluslararası sorumluluğunu gerektiren uluslararası bir suçtur.” Sözleşme, İkinci Dünya Savaşı’nda işlenen insanlık suçlarının tekrarlanmaması için hukuksal güvence iddiasındaydı. 
Kağıt üzerinde kalan sözleşmede soykırım şu şekilde tanımlanır: "Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi." Sözleşmeye göre bir grubun imha edilmesi niyeti kendi başına soykırım suçunu teşkil eder, niyetin tamamen uygulanması şartı bulunmamaktadır.  
Sözleşmenin kabul edilmesinden sonra da soykırımlar yaşandı. Burundi, Bengal, Sabra ve Şatilla, Ruanda, Srebrenitsa ve Saddam rejimi tarafından Kürtlere uygulanan Enfal, 20’nci yüzyılın ikinci çeyreğinde yaşanan soykırımlardan sadece bazıları.
21’inci yüzyıla geçişte nedense soykırım çağının artık geride kaldığı, "suçların suçu" veya "uluslararası hukuktaki en ağır suç" olarak isimlendirilen soykırımın artık olsa olsa ‘uygar dışı toplumlarda’ yaşanabileceği şeklinde bir algı gelişmeye başladı. Bu algının geliştirilmesinde küresel kapitalist hegemonyanın rolü kuşkusuz ki belirleyici olmuştur. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan soykırımlarda, bu soykırımları yargılayan taraf olarak görünmeyi esas alan Batı sistemi elbette ki suç ortağı. 
O nedenle öncelikle bir algı düzeltmesine gitmek gerekiyor. Küresel kapitalist sistemin ideolojik hegemonyasına karşı, içinde yaşadığımız çağın temel tehditleri ile ilgili güçlü bir bilincin oluşturulması gerekiyor ki sadece devletli sistemin soykırımcıları yargılayan mekanizmaları değil, öncelikle soykırımların önüne geçen mekanizmalar inşa edilebilsin.
Oysa bugün yaşanan,Erdoğan AKP - MHP tek adama dayalı iktidarı Kıbrıslıtürk toplumuna karşı uygulanan tam da bir soykırımdır. Gelinen aşamada "insanlık suçu" veya "savaş suçu" tabirleri yaşananı isimlendirmeye yetmiyor artık. Erdoğan AKP - MHP tek adama rejimi apaçık bir şekilde Türkiye'de Kürtlere, Kıbrıs'ın kuzeyinde Kıbrıslıtürk toplumuna her alanda azgın bir şekilde soykırımı dayatıyor. 
Bu dayatmalar karşısında teslim olmak demek yok olmak demektir. Fiziki olarak hayatta kalıp varlığına dair bütün dokularını yitirmek, yaşarken ölmek demektir. Kimse bunu Kıbrıslıtürk toplumundan ve Kürtlerden bekleyemez, beklememeli. Ki Kıbrıslıtürkler ile Kürtler insanca, onuruyla, kimliğiyle, özgürlüğüyle yaşamak için direniyor.
***
Bu yarım adada yaşayan toplumların, bireylerin kendilerine göre öyküleri vardır. Her bir öykü yaşanmış hayata dair anlamlar taşır. Bizim öykümüz ise direniş ve satılmışlık sözcüğünün taşıdığı anlama kayıtlıdır. Varoluşumuzun kaynağında direniş öykülerimiz var ve bunlarla öğünürüz. “Yaşamak direnmektir” cümlesi varoluşumuzun özetidir adeta… Bizim buralarda direnmek ile varolmak aynı anlamı karşılar…
Nefretin yerine sevgiyi, yalnızlığın yerine birlikteliği, güvensizliğin yerine güveni yerleştirmeli. Karşıt anlamların ufkunda birliğin formülünü oluşturur. Bu cesaretinin nedeni saflığı mıdır yoksa bilinçli bir eylem midir bilinmez. Ama bunun bir erdem olduğu ve özel olarak araştırılmayı gerektirdiği bir gerçek olarak karşımızda durur.
Direnenler hep çıkar. Kış ne kadar uzun, ne kadar korkunç ve öfkeli olursa olsun. Direndiler, dayak yediler; direndiler, yasaklandılar; direndiler, tutuklandılar; direndiler, kapatıldılar; hakarete uğradılar; tehdit edildiler; direnenler, ölüme yatanlar ve olup biteni tüm dünyaya haykıranlar oldu. 
Birbirine sırtını dönmeyenler… Bu zor zamanlarda, dayanışmanın ne denli güçlü, ne denli önemli olduğunu gördük. Aynı kaderi paylaşanların, aynı zulme uğrayanların, aynı acıyı yaşayanların bir arada durma çabasının buz gibi soğuk havada ve ağaçları kökünden söken fırtınada, ayazda nasıl da sıcak tuttuğunu insanı gördük, duyduk.
Gece uzun. Ay ışığının geceyi gündüze çevirdiği en uzun gecelerin yaşandığı bu zamanlar arıyoruz güzel günleri.  Ama son olarak bir şey söyleyeyim ne olur küçük çocuklarımıza gözümüz gibi bakalım
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar